Bir Günlüğüne Şehrin Gürültüsünden Kaçmak...

KÜLTÜR SANAT 01.07.2026 - 21:43, Güncelleme: 01.07.2026 - 21:43
 

Bir Günlüğüne Şehrin Gürültüsünden Kaçmak...

Rabbim bize toprağın kıymetini bilen, doğayı koruyan, dostluğu yaşatan, huzuru paylaşan güzel insanlar olmayı nasip etsin...
Bir Günlüğüne Şehrin Gürültüsünden Kaçmak... Uzun zamandır neredeyse dört duvar arasında yaşıyorduz desem olur. İnsan bazen sadece bedenen değil, ruhen de yoruluyor. İşte tam da böyle bir dönemde oğularım, elimi tuttu ve "Hadi anne, seni biraz doğaya götürelim." dedi... Meğer insanın en büyük ilacı bazen ilaçlar, bir hastane değil, çam kokusuyla dolu bir ormanmış... Antalya'nın Doyuran Köyü taraflarında, ormanların arasında, hobi bahçeleriyle çevrili küçük bir yazlık eve misafir olduk. Ev sahibi, oğlumun çocukluk, lise ve üniversite yıllarından kardeş gördüğü dostu... Yol boyunca yükselen çam ağaçları, dağın eteklerine kurulmuş küçük bungalovlar, verandalı konteyner evler... Kiminin bahçesinde domates, fasulye, patlıcan, biber, mısır; kiminin önünde şişme havuz, salıncak, çiçekler... Şehirde lüks diye peşinden koştuğumuz birçok şeyin, aslında burada ne kadar sade ve doğal olduğunu gördüm. Kahvemizi içerken tel çitin arkasında dolaşan tavuklar, horozlar ve ördekler adeta bize "Hoş geldiniz." der gibiydi. Derken bir tavuk dikkatimi çekti. Samanlarla hazırlanmış yuvasında yumurtalarını bırakmış, sonra da sanki "Haydi, taptaze yumurtalarınızı alın." dercesine gıdaklıyordu. Fakat o gün öğrendiğim en ilginç bilgi bu değildi. Meğer tavuklar üzerlerindeki pire ve bit gibi parazitlerden kurtulabilmek için odun külünde banyo yapıyorlarmış. Kümesin bir köşesine dökülen külün içine giriyor, kanatlarını açarak bütün bedenlerini küle buluyorlar. Doğa, her canlıya kendi şifasını öğretmiş... Bir başka güzellik ise tavuklar ve ördeklerin sadece yumurta vermeleri değil, bahçedeki zararlı böcekleri de temizlemeleriydi. İnsan ilaç kullanmadan da tabiatın dengesini koruyabiliyormuş. Bahçeye çıktık. Cit boyu tek sıra ekilmiş fasulyelerden bir tencereyi dolduracak kadar topladık. Dalından kopardığım küçük domatesin kokusu hâlâ burnumda... Market raflarında gördüğümüz domateslere hiç benzemiyordu. Salatalık, biber, minicik kabaklar, henüz büyümekte olan patlıcanlar... Toprak, emek verene bereketini cömertçe sunuyordu. Sonra evin neşesiyle tanıştım. Üç-dört yaşlarındaki minik Yağmur Deniz Şişme havuzun içinde oynarken kahkahaları bütün bahçeyi dolduruyordu. Çocuk sesi gerçekten de bir evin en güzel musikisiymiş... Bir de "Dayı" vardı... Avuç içi kadar küçücük bir köpek. "Dayı..." diye seslenildiği anda koşup kucağa atlıyor, sevgi istiyordu. İsmini duyunca rahmetli Kemal Sunal'ın filmlerinde ki Dayı sıcaklığını hatırladım. Akşamüstü çamların gölgesinde çay demlendi. Yanında zeytin, peynir... Bahçeden yeni koparılmış domates, salatalık ve biber... Belki de dünyanın en pahalı sofralarında bulunamayacak kadar değerli bir lezzet vardı o masada. Çünkü sofrayı güzelleştiren sadece yiyecek değildi. Muhabbetti... Dostluktu... Samimiyetti... O gün bir kez daha anladım ki mutluluk; büyük şehirlerin kalabalığında değil, bazen küçücük bir verandada içilen çayın buharındadır. Bazen dalından koparılan mis gibi buram buram kokan bir domatestedir. Bazen çam kokusunu ta ciğerlerin derinliklerine kadar içine çekebilmektedir. Bazen de bir çocuğun kahkahasında... Rabbim bize toprağın kıymetini bilen, doğayı koruyan, dostluğu yaşatan, huzuru paylaşan güzel insanlar olmayı nasip etsin... Ve her günümüzü, o ormandaki çamlar kadar vakur, o bahçedeki domatesler kadar bereketli, o küçük ev kadar huzurlu eylesin. Kalın sağlıcakla... Sevgiyle, umutla ve şükürle... Dilber KÖSE  
Rabbim bize toprağın kıymetini bilen, doğayı koruyan, dostluğu yaşatan, huzuru paylaşan güzel insanlar olmayı nasip etsin...

Bir Günlüğüne Şehrin Gürültüsünden Kaçmak...

Uzun zamandır neredeyse dört duvar arasında yaşıyorduz desem olur.
İnsan bazen sadece bedenen değil, ruhen de yoruluyor.
İşte tam da böyle bir dönemde oğularım, elimi tuttu ve "Hadi anne, seni biraz doğaya götürelim." dedi...

Meğer insanın en büyük ilacı bazen ilaçlar, bir hastane değil, çam kokusuyla dolu bir ormanmış...

Antalya'nın Doyuran Köyü taraflarında, ormanların arasında, hobi bahçeleriyle çevrili küçük bir yazlık eve misafir olduk.
Ev sahibi, oğlumun çocukluk, lise ve üniversite yıllarından kardeş gördüğü dostu...

Yol boyunca yükselen çam ağaçları, dağın eteklerine kurulmuş küçük bungalovlar, verandalı konteyner evler...
Kiminin bahçesinde domates, fasulye, patlıcan, biber, mısır; kiminin önünde şişme havuz, salıncak, çiçekler...
Şehirde lüks diye peşinden koştuğumuz birçok şeyin, aslında burada ne kadar sade ve doğal olduğunu gördüm.
Kahvemizi içerken tel çitin arkasında dolaşan tavuklar, horozlar ve ördekler adeta bize "Hoş geldiniz." der gibiydi.

Derken bir tavuk dikkatimi çekti.
Samanlarla hazırlanmış yuvasında yumurtalarını bırakmış, sonra da sanki "Haydi, taptaze yumurtalarınızı alın." dercesine gıdaklıyordu.
Fakat o gün öğrendiğim en ilginç bilgi bu değildi.
Meğer tavuklar üzerlerindeki pire ve bit gibi parazitlerden kurtulabilmek için odun külünde banyo yapıyorlarmış. Kümesin bir köşesine dökülen külün içine giriyor, kanatlarını açarak bütün bedenlerini küle buluyorlar.

Doğa, her canlıya kendi şifasını öğretmiş...
Bir başka güzellik ise tavuklar ve ördeklerin sadece yumurta vermeleri değil, bahçedeki zararlı böcekleri de temizlemeleriydi. İnsan ilaç kullanmadan da tabiatın dengesini koruyabiliyormuş.

Bahçeye çıktık.
Cit boyu tek sıra ekilmiş fasulyelerden bir tencereyi dolduracak kadar topladık. Dalından kopardığım küçük domatesin kokusu hâlâ burnumda...
Market raflarında gördüğümüz domateslere hiç benzemiyordu. Salatalık, biber, minicik kabaklar, henüz büyümekte olan patlıcanlar...

Toprak, emek verene bereketini cömertçe sunuyordu.

Sonra evin neşesiyle tanıştım.
Üç-dört yaşlarındaki minik Yağmur Deniz
Şişme havuzun içinde oynarken kahkahaları bütün bahçeyi dolduruyordu.
Çocuk sesi gerçekten de bir evin en güzel musikisiymiş...
Bir de "Dayı" vardı...
Avuç içi kadar küçücük bir köpek.
"Dayı..." diye seslenildiği anda koşup kucağa atlıyor, sevgi istiyordu.
İsmini duyunca rahmetli Kemal Sunal'ın filmlerinde ki Dayı sıcaklığını hatırladım.

Akşamüstü çamların gölgesinde çay demlendi.
Yanında zeytin, peynir...
Bahçeden yeni koparılmış domates, salatalık ve biber...
Belki de dünyanın en pahalı sofralarında bulunamayacak kadar değerli bir lezzet vardı o masada.
Çünkü sofrayı güzelleştiren sadece yiyecek değildi.
Muhabbetti...
Dostluktu...
Samimiyetti...

O gün bir kez daha anladım ki mutluluk; büyük şehirlerin kalabalığında değil, bazen küçücük bir verandada içilen çayın buharındadır.
Bazen dalından koparılan mis gibi buram buram kokan bir domatestedir.
Bazen çam kokusunu ta ciğerlerin derinliklerine kadar içine çekebilmektedir.
Bazen de bir çocuğun kahkahasında...

Rabbim bize toprağın kıymetini bilen, doğayı koruyan, dostluğu yaşatan, huzuru paylaşan güzel insanlar olmayı nasip etsin...
Ve her günümüzü, o ormandaki çamlar kadar vakur, o bahçedeki domatesler kadar bereketli, o küçük ev kadar huzurlu eylesin.
Kalın sağlıcakla...
Sevgiyle, umutla ve şükürle...

Dilber KÖSE
 

Antalya HABERİ

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve siteye yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.