Cihan FULSER
Köşe Yazarı
Cihan FULSER
 

İYİ İNSAN OLMAK

İnsan hayatının belli dönemlerinde kendisine çok zor sorular soruyor: Başarılı mıyım? Yeterince para kazanıyor muyum? İyi bir kariyerim var mı? İnsanlar beni seviyor mu? Çocuklarımı iyi yetiştirebiliyor muyum? Fakat bütün bu soruların arasına, belki de en hayati olanını yeterince sıkıştırmıyoruz: İyi bir insan mıyım? Modern hayat bize başarılı olmayı, daha çok kazanmayı, daha hızlı yükselmeyi, daha görünür olmayı ve daha fazla tüketmeyi öğretiyor. Çocuklarımızı sınavlara, mesleklere ve amansız bir rekabete hazırlıyoruz. Sosyal medya bize görünür olmanın, beğenilmenin ve başkalarının hayatlarıyla yarışmanın yollarını gösteriyor. Fakat bütün bunların arasında insanın karakterini neyin oluşturduğunu, bir insanı gerçekten “iyi” yapan davranışların neler olduğunu yeterince konuşmuyoruz. Bir insanın kaç para kazandığını biliyoruz; kaç takipçisi olduğunu, hangi okuldan mezun olduğunu, nerede yaşadığını, ne giydiğini ve ne satın aldığını biliyoruz. Fakat o insanın kendisinden daha güçsüz birine nasıl davrandığını, bir garsona nasıl hitap ettiğini, hata yaptığında özür dileyip dilemediğini, bir arkadaşının başarısını kıskanmak yerine onunla birlikte sevinebilip sevinemediğini ya da kimsenin görmediği bir yerde doğru davranıp davranmadığını çoğu zaman bilmiyoruz. Oysa insanın gerçek karakteri biraz da tam burada ortaya çıkıyor. İyi insan olmak, büyük sözlerden önce küçük davranışların ahlakıdır. Sosyal bilimlerde başkasının yararına yönelik gönüllü davranışlar “prososyal davranış” kavramı altında inceleniyor. Yardım etmek, paylaşmak, destek olmak, gönüllü çalışmalara katılmak, bir başkasının yükünü azaltmak ve dayanışmaya katkı sağlamak bu geniş alanın içinde değerlendiriliyor. Araştırmalar prososyal davranışlarla iyi oluş arasında olumlu ilişkiler bulundunu gösteriyor; ancak bilimsel açıdan bunun “iyilik yapan herkes mutlaka mutlu olur” şeklinde basit bir denklem olmadığını da söylemek gerekiyor. Buradaki daha önemli nokta, insanın başkasına yaptığı yardımın kendi anlam duygusunu, sosyal bağlarını ve kendisini toplumun bir parçası olarak görmesini de etkileyebilmesi. Üstelik iyilik yalnızca başkasının hayatına dokunan bir davranış olarak kalmıyor. Çocuklar ve gençler açısından bakıldığında, başkasının davranışını gözlemlemek de büyük önem taşıyor. Yardım eden, paylaşan, sorumluluk alan insanların davranışlarını gören bireylerin daha sonra benzer davranışlar gösterme ihtimalinin arttığını ortaya koyan araştırmalar bulunuyor. Bu nedenle çocuklara saatlerce “iyi insan olun” demek yerine, onların yanında iyi insan olmak çok daha güçlü bir eğitim yöntemidir. Çocuğunuz sizin yaşlı bir komşuya yardım ettiğinizi görüyorsa, ona uzun bir ahlak dersi vermenize gerek kalmayabilir. Bir gence saygıyı anlatırken, onun yanında yaşlı bir insana yer verdiğinizde sözünüz davranışa dönüşür. Hata yaptığınızda “Ben yanlış yaptım” diyebiliyorsanız, dürüstlük hakkında anlatacağınız onlarca cümlenin yerini tek bir davranış alır. Çünkü çocuklar ve gençler çoğu zaman bizim söylediklerimizden çok, yaptıklarımızı öğrenir. Burada kendi kültürümüze bakmak da gerekiyor. Çünkü iyiliği, dayanışmayı ve başkasının yükünü paylaşmayı yalnızca modern psikoloji literatüründen öğrenmek zorunda değiliz. Anadolu'nun imece kültürü bunun en güzel örneklerinden biridir. Bir ev yapılacaksa yalnızca ev sahibi çalışmaz, tarlanın işi yetişmiyorsa komşular el atar, bir düğün kurulacaksa herkes kendi gücü ölçüsünde işin ucundan tutar, bir cenaze olduğunda mahallenin insanları acılı ailenin yükünü paylaşırdı. Bunlar yalnızca geçmişin folklorik ayrıntıları değildi; toplumun kendi kendisini koruma ve ayakta tutma biçimleriydi. Bu dayanışma anlayışının Türk dünyasında farklı adlarla karşılıklarını da görüyoruz. Çuvaş Türklerindeki “nime”, karşılıksız kolektif yardımlaşma biçimlerinden biri olarak kayda geçmiş durumda. Ev yapımından tarla işlerine, yol ve köprü bakımından zor durumdaki ailelere yardıma kadar uzanan bir dayanışma pratiğinden söz ediliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yayımladığı çalışmalarda “nime” ile Anadolu'daki imece arasında da bağlantı kuruluyor. Bizim bugün gönüllülük diye yeniden keşfetmeye çalıştığımız şeyin, toplum hafızamızda çok daha eski ve güçlü karşılıkları olduğunu görmek bakımından bu örnek son derece değerli. Ahilik de aynı açıdan yeniden okunabilir. Ahiliği yalnızca eski dönemlerin esnaf teşkilatı olarak görmek, onun ahlaki ve toplumsal boyutunu eksik bırakır. Meslek öğrenmek, ustadan çırağa bilgi aktarmak, güvenilir olmak, kardeşlik, dürüstlük ve topluma karşı sorumluluk duygusu aynı bütünün parçalarıydı. Bugün “mentorluk” dediğimiz, deneyimli kişinin bilgisini genç olana aktarması fikrinin kültürel köklerini düşündüğümüzde Ahilikten öğreneceğimiz çok şey olduğu açık. Belki de bugün gençlerimize yalnızca “başarılı ol” demekten vazgeçip “başarını nasıl bir insan olarak kullanacaksın?” sorusunu da sormamız gerekiyor. Çünkü bir gence para vermek anlık bir yardım olabilir; fakat ona bir meslek öğretmek, bir kapıyı nasıl çalacağını göstermek, iş görüşmesinde kendisini nasıl ifade edeceğini anlatmak ve yaptığı hatalardan ders çıkarabilmesine yardımcı olmak çok daha kalıcı bir katkı sağlayabilir. Bir öğrencinin ödevini onun yerine yapmak kısa vadede işi kolaylaştırır; ona araştırmayı, okumayı ve düşünmeyi öğretmek ise hayatı boyunca kullanabileceği bir beceri kazandırır. Gerçek yardım, insanı kendimize bağımlı hâle getirmek değil, kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak gücü kazanmasına yardımcı hissettirmektir. Bu noktada gönüllülük kavramı karşımıza çıkıyor. Gönüllülük yalnızca bir derneğe üye olmak ya da belirli günlerde bir sosyal sorumluluk projesine katılmak değildir. Bir afet bölgesinde çalışmak elbette gönüllülüktür; kan bağışlamak, yaşlı bir insanın hastane işlerini kolaylaştırmak, bir çocuğa ders çalıştırmak, çevre temizliğine katılmak, hayvanlara yardım etmek, bir öğrencinin eğitimine destek olmak da gönüllülüktür. Fakat bazen arkadaşınızın arabası bozulduğunda onu almaya gitmek, yeni taşınan komşunuzun eşyasına yardım etmek, yalnız yaşayan yaşlı bir komşunun kapısını çalmak veya zor günler geçiren bir arkadaşınızı haftalar sonra yeniden aramak da aynı anlayışın günlük hayattaki karşılığıdır. Çünkü gönüllülüğün özü, “Bu benim sorunum değil” cümlesini her durumda son söz olarak kabul etmemektir. Bazen insanın verebileceği para yoktur ama zamanı vardır. Bazen zamanı yoktur ama bilgisi vardır. Kiminin arabası vardır, kiminin çevresi, kiminin mesleki tecrübesi, kiminin iki eli ve birkaç saatlik emeği. Bir doktor bilgisini, bir öğretmen tecrübesini, bir gazeteci sesini, bir mühendis uzmanlığını, bir öğrenci enerjisini, bir emekli yıllar içinde biriktirdiği deneyimini paylaşabilir. İyiliğin değeri yalnızca verilen şeyin maddi büyüklüğüyle ölçülmez. Bazen insanın elindeki küçücük imkân, başka bir insanın hayatında büyük bir karşılık bulabilir. Bizim kültürümüzde “elinden geleni yapmak” diye çok güçlü bir ifade vardır. Bence gönüllülüğün en sade tanımlarından biri budur. Herkes aynı şeyi yapamaz ama herkes bir şey yapabilir. Toplumun dayanışma gücü de zaten insanların aynı imkâna sahip olmasından değil, farklı imkânlarını ortak bir fayda için bir araya getirebilmesinden doğar. Fakat iyiliğin bir başka sınavı daha var: Görünür olmak. Bugün bir iyilik yaptığımızda telefonumuzu çıkarıp fotoğrafını çekebiliyor, sosyal medyada paylaşabiliyor ve karşılığında beğeni bekleyebiliyoruz. Elbette yapılan güzel çalışmaların görünür olması, başkalarını da gönüllülüğe teşvik edebilir. Ancak iyiliğin yalnızca alkış almak için yapılmaya başlaması başka bir meseledir. Bir insanın yardım ettiği kişiyi küçük düşürmeden, yaptığı iyiliği kendi üstünlüğünün kanıtına çevirmeden hareket edebilmesi önemlidir. Eskilerin hayır anlayışında da bunun çok güçlü bir tarafı vardı: Yardım ettiğin insanı mahcup etmemek, iyiliği başkasının üzerinde bir güç aracı hâline getirmemek. Bugünün gönüllülük kültürü açısından da bu anlayış son derece değerlidir. Yardım eden ile yardım alan arasında kalıcı bir üstünlük ilişkisi kurmak yerine, insan hayatının farklı dönemlerinde herkesin hem yardım eden hem de yardıma ihtiyaç duyan kişi olabileceğini kabul etmek gerekir. Bence iyi insan olmanın ilk şartlarından biri de yardım etmekten önce fark etmektir. • Otobüste ayakta duran yaşlıyı fark etmek… • Elindeki ağır poşetlerle merdiven çıkan insanı görmek… • Sınıfta yalnız kalan öğrenciyi fark etmek… • Her zamanki neşesi kaybolmuş arkadaşınıza “Bir şey mi oldu?” diye sormak… • İş arkadaşınızın zorlandığını anlamak… • Komşunuzun günlerdir görünmediğini merak etmek… • Sokakta yaralı bir hayvan gördüğünüzde yanından geçip gitmemek… Bunların hepsi dikkat gerektirir. Modern hayat ise dikkatimizi sürekli başka yerlere çekiyor. Telefon ekranları, sosyal medya, reklamlar, haber akışı, tüketim çağrıları ve başkalarının hayatlarıyla kurduğumuz bitmeyen karşılaştırmalar, yanımızdaki insanı görme kapasitemizi azaltabiliyor. Bu nedenle belki de iyiliğin en basit başlangıçlarından biri başımızı telefondan kaldırıp çevremize yeniden bakabilmek. Aile ise bu konudaki en zor sınavımız. Dışarıya karşı nazik olmak kolaydır. Asıl mesele evin içinde nasıl davrandığımızdır. Anne-babamızı aramak, yaşlı bir yakınımızın hastane işlerinde yanında olmak, evde herkes yorgunken sofrayı toplamak, çocuklarımızla yalnızca derslerini ve başarılarını değil hayatlarını konuşmak, kardeşimizin zor gününde yanında olmak, bir yakınımızın ihtiyacını gördüğümüzde “Benden ne çıkar?” yerine “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye düşünmek… Bunların çoğu sosyal medyada görünmez. Fakat aileyi aile yapan şeylerin önemli bölümü zaten görünmeyen bu davranışlardan oluşur. Çocuk yetiştirirken de aynı noktaya dönüyoruz. Çocuğa sürekli “iyi ol” demek yerine, iyilik yapabileceği alanlar açmak gerekiyor. Yaşlı birini ziyaret etmek, bir hayvana yardım etmek, ağaç dikmek, çevre temizliğine katılmak, kitap paylaşmak, kullanmadığı eşyaları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak, bir arkadaşının dersine yardımcı olmak, gönüllülük faaliyetlerini tanımak ve mümkün olduğunda bunların içinde yer almak çocuğun ahlak eğitimini gerçek hayatla buluşturur. Burada önemli bir ayrıntı daha var: İyi olmak, güçsüz olmak değildir. Çocuklarımıza iyiliğin kendini ezdirmek anlamına gelmediğini bir kez daha öğretmeliyiz. İyi insan gerektiğinde “hayır” diyebilir. Haksızlığa karşı çıkabilir. Kendi sınırlarını koruyabilir. Bir başkasının hakkını savunabilir. Fakat bunu yaparken karşısındaki insanın insanlığını yok saymak zorunda değildir. İyilik ile güçsüzlük arasındaki farkı öğrenen çocuk, hem kendisine hem başkasına saygı göstermeyi öğrenir. Bu da bizi aslında çok daha büyük bir meseleye götürüyor: Nasıl bir toplum istiyoruz? Sadece sınavlarda başarılı çocuklar mı yetiştirmek istiyoruz? Çok para kazanan gençler mi? İyi üniversitelere giren, iyi şirketlerde çalışan, çok takipçisi olan insanlar mı? Bunların hepsi elbette değerlidir. Fakat bunların yanında sakin kalabilen, özgüvenini başkasını küçümsemek üzerine kurmayan, başarısını paylaşabilen, yaşadığı topluma karşı sorumluluk hisseden, yaşlısına saygı gösteren, çocuğu koruyan, doğaya ve hayvanlara karşı duyarlı olan, gerektiğinde gönüllü olarak elini taşın altına koyan insanlar da yetiştirmeliyiz. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca ekonomik göstergelerinde değil, insanların birbirlerine ne ölçüde güvenebildiğinde de ortaya çıkar. Türk-İslam medeniyetinin vakıf kültüründen Ahilik anlayışına, Anadolu'nun imecesinden Türk dünyasındaki farklı yardımlaşma geleneklerine kadar uzanan çizgide önemli bir ortak fikir görüyoruz: İnsan yalnız yaşamaz. Hayatımız başkalarının hayatına dokunur ve toplumsal hayat, insanların birbirlerinin yükünü belli ölçülerde paylaşabilmesiyle güçlenir. Bugün geçmişi aynen kopyalamamız gerekmiyor. İhtiyacımız olan şey, o kültürlerin arkasındaki ahlaki fikri çağımızın şartlarıyla yeniden üretmek. Dünkü imece bugün mahalle gönüllülüğü olabilir. Ahilikteki usta-çırak ilişkisi modern mentorluk programlarına dönüşebilir. Vakıf anlayışının toplumsal sorumluluk tarafı çağdaş sosyal girişimlerle yeniden hayat bulabilir. Gençlerin gönüllülük faaliyetlerinde görev alması, yalnızca yardım edilen insanların hayatını değil, yardım eden gençlerin karakter gelişimini de etkileyebilir. Bütün bunların gerçekleşmesi için devletin, okulların, ailelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve medyanın birlikte düşünmesi gerekiyor. Fakat başlangıç noktası yine birey. Çünkü toplum dediğimiz şey, soyut bir kalabalık değildir. Beniz, siziz, komşumuzdur, arkadaşımızdır, çocuğumuzdur, iş arkadaşımızdır. Her gün karşılaştığımız ve çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz insanlardır. • Belki bugün bir arkadaşımızı arayabiliriz. • Uzun zamandır görmediğimiz bir yakınımızı ziyaret edebiliriz. • Bir gence bildiğimiz bir şeyi öğretebiliriz. • Bir yaşlının işini kolaylaştırabiliriz. • Kullanmadığı bir eşyayı gerçekten ihtiyacı olan birine ulaştırabiliriz. • Bir gönüllülük çalışmasına katılabiliriz. • Bir çocuğa kitap verebiliriz. • Bir hayvana yardım edebiliriz. • Bir komşunun kapısını çalabiliriz. • Ya da hiçbir büyük iş yapmadan, yanımızdaki insanı biraz daha dikkatli dinleyebiliriz. Bunların her biri küçük görünebilir. Fakat toplumların karakteri zaten milyonlarca küçük davranışın birikiminden oluşur. İyi insan olmak bu nedenle bir sıfat değil, her gün yeniden verilen bir karardır. Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en önemli miras, ne kadar para kazandığımız ya da ne kadar büyük bir makam sahibi olduğumuz değil; insanlara nasıl davrandığımızı görmüş olmalarıdır. Onlara yalnızca nasıl kazanacaklarını değil, kazandıklarını nasıl paylaşacaklarını; yalnızca nasıl başarılı olacaklarını değil, başarılarının içinde nasıl insan kalacaklarını; yalnızca kendilerini nasıl savunacaklarını değil, gerektiğinde başkasının yanında nasıl duracaklarını da öğretmeliyiz. Çünkü hayatın sonunda insanın arkasında yalnızca bir özgeçmiş kalmıyor. Dokunduğu insanların hafızası da kalıyor. Bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenci, bir ustanın yetiştirdiği çırak, bir babanın oğluna veya kızına gösterdiği davranış, bir annenin çocuğuna öğrettiği merhamet, bir komşunun zor günde uzattığı el, bir yabancının hiç tanımadığı bir insana yaptığı küçük bir iyilik… Bunların her biri başka bir insanda yaşamaya devam edebilir. Belki de gerçek iyilik tam burada başlıyor. Bir insanın hayatına dokunuyor, sonra o insanın başka bir insanın hayatına dokunmasına vesile oluyorsunuz. Böyle baktığımızda iyilik yalnızca bireysel bir erdem olmaktan çıkıyor; nesilden nesile aktarılabilen bir toplum kültürüne dönüşüyor. Ve benim asıl söylemek istediğim de tam olarak bu: İyi insan yetiştirmek, yalnızca ahlaklı bireyler yetiştirmek değildir. Daha güvenli, daha dayanışmacı, daha özgüvenli ve daha insani bir toplumun temelini atmaktır. Bunun için büyük laflara ihtiyacımız yok. Bazen bir kapıyı çalmak, bazen bir el uzatmak, bazen bildiğini paylaşmak, bazen bir genci cesaretlendirmek, bazen yaşlı bir insanı dinlemek, bazen de hiçbir karşılık beklemeden “Ben buradayım” diyebilmek yeterlidir. Çünkü medeniyetin en görünmeyen tarafı, insanların birbirlerine karşı davranışlarında saklıdır. Ve belki bugün hepimizin kendimize yeniden sorması gereken soru şudur: “Ben nasıl daha çok kazanırım?” değil; “Ben nasıl daha iyi bir insan olurum ve benden sonra gelenlerin hayatını nasıl biraz daha iyi bırakırım?” CİHAN FULSER Gazeteci, Araştırmacı Yazar, Danışman
Ekleme Tarihi: 30 Eylül 2026 -Çarşamba

İYİ İNSAN OLMAK

İnsan hayatının belli dönemlerinde kendisine çok zor sorular soruyor: Başarılı mıyım? Yeterince para kazanıyor muyum? İyi bir kariyerim var mı? İnsanlar beni seviyor mu? Çocuklarımı iyi yetiştirebiliyor muyum? Fakat bütün bu soruların arasına, belki de en hayati olanını yeterince sıkıştırmıyoruz: İyi bir insan mıyım?
Modern hayat bize başarılı olmayı, daha çok kazanmayı, daha hızlı yükselmeyi, daha görünür olmayı ve daha fazla tüketmeyi öğretiyor. Çocuklarımızı sınavlara, mesleklere ve amansız bir rekabete hazırlıyoruz. Sosyal medya bize görünür olmanın, beğenilmenin ve başkalarının hayatlarıyla yarışmanın yollarını gösteriyor. Fakat bütün bunların arasında insanın karakterini neyin oluşturduğunu, bir insanı gerçekten “iyi” yapan davranışların neler olduğunu yeterince konuşmuyoruz.
Bir insanın kaç para kazandığını biliyoruz; kaç takipçisi olduğunu, hangi okuldan mezun olduğunu, nerede yaşadığını, ne giydiğini ve ne satın aldığını biliyoruz. Fakat o insanın kendisinden daha güçsüz birine nasıl davrandığını, bir garsona nasıl hitap ettiğini, hata yaptığında özür dileyip dilemediğini, bir arkadaşının başarısını kıskanmak yerine onunla birlikte sevinebilip sevinemediğini ya da kimsenin görmediği bir yerde doğru davranıp davranmadığını çoğu zaman bilmiyoruz. Oysa insanın gerçek karakteri biraz da tam burada ortaya çıkıyor.
İyi insan olmak, büyük sözlerden önce küçük davranışların ahlakıdır.
Sosyal bilimlerde başkasının yararına yönelik gönüllü davranışlar “prososyal davranış” kavramı altında inceleniyor. Yardım etmek, paylaşmak, destek olmak, gönüllü çalışmalara katılmak, bir başkasının yükünü azaltmak ve dayanışmaya katkı sağlamak bu geniş alanın içinde değerlendiriliyor. Araştırmalar prososyal davranışlarla iyi oluş arasında olumlu ilişkiler bulundunu gösteriyor; ancak bilimsel açıdan bunun “iyilik yapan herkes mutlaka mutlu olur” şeklinde basit bir denklem olmadığını da söylemek gerekiyor. Buradaki daha önemli nokta, insanın başkasına yaptığı yardımın kendi anlam duygusunu, sosyal bağlarını ve kendisini toplumun bir parçası olarak görmesini de etkileyebilmesi.
Üstelik iyilik yalnızca başkasının hayatına dokunan bir davranış olarak kalmıyor. Çocuklar ve gençler açısından bakıldığında, başkasının davranışını gözlemlemek de büyük önem taşıyor. Yardım eden, paylaşan, sorumluluk alan insanların davranışlarını gören bireylerin daha sonra benzer davranışlar gösterme ihtimalinin arttığını ortaya koyan araştırmalar bulunuyor. Bu nedenle çocuklara saatlerce “iyi insan olun” demek yerine, onların yanında iyi insan olmak çok daha güçlü bir eğitim yöntemidir.
Çocuğunuz sizin yaşlı bir komşuya yardım ettiğinizi görüyorsa, ona uzun bir ahlak dersi vermenize gerek kalmayabilir. Bir gence saygıyı anlatırken, onun yanında yaşlı bir insana yer verdiğinizde sözünüz davranışa dönüşür. Hata yaptığınızda “Ben yanlış yaptım” diyebiliyorsanız, dürüstlük hakkında anlatacağınız onlarca cümlenin yerini tek bir davranış alır. Çünkü çocuklar ve gençler çoğu zaman bizim söylediklerimizden çok, yaptıklarımızı öğrenir.
Burada kendi kültürümüze bakmak da gerekiyor. Çünkü iyiliği, dayanışmayı ve başkasının yükünü paylaşmayı yalnızca modern psikoloji literatüründen öğrenmek zorunda değiliz. Anadolu'nun imece kültürü bunun en güzel örneklerinden biridir. Bir ev yapılacaksa yalnızca ev sahibi çalışmaz, tarlanın işi yetişmiyorsa komşular el atar, bir düğün kurulacaksa herkes kendi gücü ölçüsünde işin ucundan tutar, bir cenaze olduğunda mahallenin insanları acılı ailenin yükünü paylaşırdı. Bunlar yalnızca geçmişin folklorik ayrıntıları değildi; toplumun kendi kendisini koruma ve ayakta tutma biçimleriydi.
Bu dayanışma anlayışının Türk dünyasında farklı adlarla karşılıklarını da görüyoruz. Çuvaş Türklerindeki “nime”, karşılıksız kolektif yardımlaşma biçimlerinden biri olarak kayda geçmiş durumda. Ev yapımından tarla işlerine, yol ve köprü bakımından zor durumdaki ailelere yardıma kadar uzanan bir dayanışma pratiğinden söz ediliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yayımladığı çalışmalarda “nime” ile Anadolu'daki imece arasında da bağlantı kuruluyor. Bizim bugün gönüllülük diye yeniden keşfetmeye çalıştığımız şeyin, toplum hafızamızda çok daha eski ve güçlü karşılıkları olduğunu görmek bakımından bu örnek son derece değerli.
Ahilik de aynı açıdan yeniden okunabilir. Ahiliği yalnızca eski dönemlerin esnaf teşkilatı olarak görmek, onun ahlaki ve toplumsal boyutunu eksik bırakır. Meslek öğrenmek, ustadan çırağa bilgi aktarmak, güvenilir olmak, kardeşlik, dürüstlük ve topluma karşı sorumluluk duygusu aynı bütünün parçalarıydı. Bugün “mentorluk” dediğimiz, deneyimli kişinin bilgisini genç olana aktarması fikrinin kültürel köklerini düşündüğümüzde Ahilikten öğreneceğimiz çok şey olduğu açık.
Belki de bugün gençlerimize yalnızca “başarılı ol” demekten vazgeçip “başarını nasıl bir insan olarak kullanacaksın?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
Çünkü bir gence para vermek anlık bir yardım olabilir; fakat ona bir meslek öğretmek, bir kapıyı nasıl çalacağını göstermek, iş görüşmesinde kendisini nasıl ifade edeceğini anlatmak ve yaptığı hatalardan ders çıkarabilmesine yardımcı olmak çok daha kalıcı bir katkı sağlayabilir. Bir öğrencinin ödevini onun yerine yapmak kısa vadede işi kolaylaştırır; ona araştırmayı, okumayı ve düşünmeyi öğretmek ise hayatı boyunca kullanabileceği bir beceri kazandırır. Gerçek yardım, insanı kendimize bağımlı hâle getirmek değil, kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak gücü kazanmasına yardımcı hissettirmektir.
Bu noktada gönüllülük kavramı karşımıza çıkıyor. Gönüllülük yalnızca bir derneğe üye olmak ya da belirli günlerde bir sosyal sorumluluk projesine katılmak değildir. Bir afet bölgesinde çalışmak elbette gönüllülüktür; kan bağışlamak, yaşlı bir insanın hastane işlerini kolaylaştırmak, bir çocuğa ders çalıştırmak, çevre temizliğine katılmak, hayvanlara yardım etmek, bir öğrencinin eğitimine destek olmak da gönüllülüktür. Fakat bazen arkadaşınızın arabası bozulduğunda onu almaya gitmek, yeni taşınan komşunuzun eşyasına yardım etmek, yalnız yaşayan yaşlı bir komşunun kapısını çalmak veya zor günler geçiren bir arkadaşınızı haftalar sonra yeniden aramak da aynı anlayışın günlük hayattaki karşılığıdır.
Çünkü gönüllülüğün özü, “Bu benim sorunum değil” cümlesini her durumda son söz olarak kabul etmemektir.
Bazen insanın verebileceği para yoktur ama zamanı vardır. Bazen zamanı yoktur ama bilgisi vardır. Kiminin arabası vardır, kiminin çevresi, kiminin mesleki tecrübesi, kiminin iki eli ve birkaç saatlik emeği. Bir doktor bilgisini, bir öğretmen tecrübesini, bir gazeteci sesini, bir mühendis uzmanlığını, bir öğrenci enerjisini, bir emekli yıllar içinde biriktirdiği deneyimini paylaşabilir. İyiliğin değeri yalnızca verilen şeyin maddi büyüklüğüyle ölçülmez. Bazen insanın elindeki küçücük imkân, başka bir insanın hayatında büyük bir karşılık bulabilir.
Bizim kültürümüzde “elinden geleni yapmak” diye çok güçlü bir ifade vardır. Bence gönüllülüğün en sade tanımlarından biri budur. Herkes aynı şeyi yapamaz ama herkes bir şey yapabilir. Toplumun dayanışma gücü de zaten insanların aynı imkâna sahip olmasından değil, farklı imkânlarını ortak bir fayda için bir araya getirebilmesinden doğar.
Fakat iyiliğin bir başka sınavı daha var: Görünür olmak.
Bugün bir iyilik yaptığımızda telefonumuzu çıkarıp fotoğrafını çekebiliyor, sosyal medyada paylaşabiliyor ve karşılığında beğeni bekleyebiliyoruz. Elbette yapılan güzel çalışmaların görünür olması, başkalarını da gönüllülüğe teşvik edebilir. Ancak iyiliğin yalnızca alkış almak için yapılmaya başlaması başka bir meseledir. Bir insanın yardım ettiği kişiyi küçük düşürmeden, yaptığı iyiliği kendi üstünlüğünün kanıtına çevirmeden hareket edebilmesi önemlidir.
Eskilerin hayır anlayışında da bunun çok güçlü bir tarafı vardı: Yardım ettiğin insanı mahcup etmemek, iyiliği başkasının üzerinde bir güç aracı hâline getirmemek. Bugünün gönüllülük kültürü açısından da bu anlayış son derece değerlidir. Yardım eden ile yardım alan arasında kalıcı bir üstünlük ilişkisi kurmak yerine, insan hayatının farklı dönemlerinde herkesin hem yardım eden hem de yardıma ihtiyaç duyan kişi olabileceğini kabul etmek gerekir.
Bence iyi insan olmanın ilk şartlarından biri de yardım etmekten önce fark etmektir.
• Otobüste ayakta duran yaşlıyı fark etmek…
• Elindeki ağır poşetlerle merdiven çıkan insanı görmek…
• Sınıfta yalnız kalan öğrenciyi fark etmek…
• Her zamanki neşesi kaybolmuş arkadaşınıza “Bir şey mi oldu?” diye sormak…
• İş arkadaşınızın zorlandığını anlamak…
• Komşunuzun günlerdir görünmediğini merak etmek…
• Sokakta yaralı bir hayvan gördüğünüzde yanından geçip gitmemek…
Bunların hepsi dikkat gerektirir. Modern hayat ise dikkatimizi sürekli başka yerlere çekiyor. Telefon ekranları, sosyal medya, reklamlar, haber akışı, tüketim çağrıları ve başkalarının hayatlarıyla kurduğumuz bitmeyen karşılaştırmalar, yanımızdaki insanı görme kapasitemizi azaltabiliyor. Bu nedenle belki de iyiliğin en basit başlangıçlarından biri başımızı telefondan kaldırıp çevremize yeniden bakabilmek.
Aile ise bu konudaki en zor sınavımız.
Dışarıya karşı nazik olmak kolaydır. Asıl mesele evin içinde nasıl davrandığımızdır. Anne-babamızı aramak, yaşlı bir yakınımızın hastane işlerinde yanında olmak, evde herkes yorgunken sofrayı toplamak, çocuklarımızla yalnızca derslerini ve başarılarını değil hayatlarını konuşmak, kardeşimizin zor gününde yanında olmak, bir yakınımızın ihtiyacını gördüğümüzde “Benden ne çıkar?” yerine “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye düşünmek… Bunların çoğu sosyal medyada görünmez. Fakat aileyi aile yapan şeylerin önemli bölümü zaten görünmeyen bu davranışlardan oluşur.
Çocuk yetiştirirken de aynı noktaya dönüyoruz. Çocuğa sürekli “iyi ol” demek yerine, iyilik yapabileceği alanlar açmak gerekiyor. Yaşlı birini ziyaret etmek, bir hayvana yardım etmek, ağaç dikmek, çevre temizliğine katılmak, kitap paylaşmak, kullanmadığı eşyaları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak, bir arkadaşının dersine yardımcı olmak, gönüllülük faaliyetlerini tanımak ve mümkün olduğunda bunların içinde yer almak çocuğun ahlak eğitimini gerçek hayatla buluşturur.
Burada önemli bir ayrıntı daha var: İyi olmak, güçsüz olmak değildir.
Çocuklarımıza iyiliğin kendini ezdirmek anlamına gelmediğini bir kez daha öğretmeliyiz. İyi insan gerektiğinde “hayır” diyebilir. Haksızlığa karşı çıkabilir. Kendi sınırlarını koruyabilir. Bir başkasının hakkını savunabilir. Fakat bunu yaparken karşısındaki insanın insanlığını yok saymak zorunda değildir. İyilik ile güçsüzlük arasındaki farkı öğrenen çocuk, hem kendisine hem başkasına saygı göstermeyi öğrenir.
Bu da bizi aslında çok daha büyük bir meseleye götürüyor: Nasıl bir toplum istiyoruz?
Sadece sınavlarda başarılı çocuklar mı yetiştirmek istiyoruz? Çok para kazanan gençler mi? İyi üniversitelere giren, iyi şirketlerde çalışan, çok takipçisi olan insanlar mı?
Bunların hepsi elbette değerlidir. Fakat bunların yanında sakin kalabilen, özgüvenini başkasını küçümsemek üzerine kurmayan, başarısını paylaşabilen, yaşadığı topluma karşı sorumluluk hisseden, yaşlısına saygı gösteren, çocuğu koruyan, doğaya ve hayvanlara karşı duyarlı olan, gerektiğinde gönüllü olarak elini taşın altına koyan insanlar da yetiştirmeliyiz.
Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca ekonomik göstergelerinde değil, insanların birbirlerine ne ölçüde güvenebildiğinde de ortaya çıkar.
Türk-İslam medeniyetinin vakıf kültüründen Ahilik anlayışına, Anadolu'nun imecesinden Türk dünyasındaki farklı yardımlaşma geleneklerine kadar uzanan çizgide önemli bir ortak fikir görüyoruz: İnsan yalnız yaşamaz. Hayatımız başkalarının hayatına dokunur ve toplumsal hayat, insanların birbirlerinin yükünü belli ölçülerde paylaşabilmesiyle güçlenir.
Bugün geçmişi aynen kopyalamamız gerekmiyor. İhtiyacımız olan şey, o kültürlerin arkasındaki ahlaki fikri çağımızın şartlarıyla yeniden üretmek. Dünkü imece bugün mahalle gönüllülüğü olabilir. Ahilikteki usta-çırak ilişkisi modern mentorluk programlarına dönüşebilir. Vakıf anlayışının toplumsal sorumluluk tarafı çağdaş sosyal girişimlerle yeniden hayat bulabilir. Gençlerin gönüllülük faaliyetlerinde görev alması, yalnızca yardım edilen insanların hayatını değil, yardım eden gençlerin karakter gelişimini de etkileyebilir.
Bütün bunların gerçekleşmesi için devletin, okulların, ailelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve medyanın birlikte düşünmesi gerekiyor. Fakat başlangıç noktası yine birey. Çünkü toplum dediğimiz şey, soyut bir kalabalık değildir. Beniz, siziz, komşumuzdur, arkadaşımızdır, çocuğumuzdur, iş arkadaşımızdır. Her gün karşılaştığımız ve çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz insanlardır.
• Belki bugün bir arkadaşımızı arayabiliriz.
• Uzun zamandır görmediğimiz bir yakınımızı ziyaret edebiliriz.
• Bir gence bildiğimiz bir şeyi öğretebiliriz.
• Bir yaşlının işini kolaylaştırabiliriz.
• Kullanmadığı bir eşyayı gerçekten ihtiyacı olan birine ulaştırabiliriz.
• Bir gönüllülük çalışmasına katılabiliriz.
• Bir çocuğa kitap verebiliriz.
• Bir hayvana yardım edebiliriz.
• Bir komşunun kapısını çalabiliriz.
• Ya da hiçbir büyük iş yapmadan, yanımızdaki insanı biraz daha dikkatli dinleyebiliriz.
Bunların her biri küçük görünebilir. Fakat toplumların karakteri zaten milyonlarca küçük davranışın birikiminden oluşur.
İyi insan olmak bu nedenle bir sıfat değil, her gün yeniden verilen bir karardır.
Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en önemli miras, ne kadar para kazandığımız ya da ne kadar büyük bir makam sahibi olduğumuz değil; insanlara nasıl davrandığımızı görmüş olmalarıdır. Onlara yalnızca nasıl kazanacaklarını değil, kazandıklarını nasıl paylaşacaklarını; yalnızca nasıl başarılı olacaklarını değil, başarılarının içinde nasıl insan kalacaklarını; yalnızca kendilerini nasıl savunacaklarını değil, gerektiğinde başkasının yanında nasıl duracaklarını da öğretmeliyiz.
Çünkü hayatın sonunda insanın arkasında yalnızca bir özgeçmiş kalmıyor. Dokunduğu insanların hafızası da kalıyor.
Bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenci, bir ustanın yetiştirdiği çırak, bir babanın oğluna veya kızına gösterdiği davranış, bir annenin çocuğuna öğrettiği merhamet, bir komşunun zor günde uzattığı el, bir yabancının hiç tanımadığı bir insana yaptığı küçük bir iyilik… Bunların her biri başka bir insanda yaşamaya devam edebilir.
Belki de gerçek iyilik tam burada başlıyor. Bir insanın hayatına dokunuyor, sonra o insanın başka bir insanın hayatına dokunmasına vesile oluyorsunuz. Böyle baktığımızda iyilik yalnızca bireysel bir erdem olmaktan çıkıyor; nesilden nesile aktarılabilen bir toplum kültürüne dönüşüyor.
Ve benim asıl söylemek istediğim de tam olarak bu: İyi insan yetiştirmek, yalnızca ahlaklı bireyler yetiştirmek değildir. Daha güvenli, daha dayanışmacı, daha özgüvenli ve daha insani bir toplumun temelini atmaktır.
Bunun için büyük laflara ihtiyacımız yok. Bazen bir kapıyı çalmak, bazen bir el uzatmak, bazen bildiğini paylaşmak, bazen bir genci cesaretlendirmek, bazen yaşlı bir insanı dinlemek, bazen de hiçbir karşılık beklemeden “Ben buradayım” diyebilmek yeterlidir.
Çünkü medeniyetin en görünmeyen tarafı, insanların birbirlerine karşı davranışlarında saklıdır.
Ve belki bugün hepimizin kendimize yeniden sorması gereken soru şudur:
“Ben nasıl daha çok kazanırım?” değil; “Ben nasıl daha iyi bir insan olurum ve benden sonra gelenlerin hayatını nasıl biraz daha iyi bırakırım?”
CİHAN FULSER
Gazeteci, Araştırmacı Yazar, Danışman
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kalpgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.