YEDİ YILIN GÖLGESİ
Alisa, hayatının en güzel dönemlerinden birindeydi. Yıllardır biriktirdiği emeklerin karşılığını almaya başladığına inanıyordu. Akademik kariyerinin yeni bir basamağını daha çıkmış, doktoraya başlamıştı. Üniversitenin koridorlarında yürürken duyduğu heyecan, sadece yeni dersler öğrenmenin heyecanı değildi. Her ders, zihninde açılan yeni bir kapı; her kongre, düşüncelerini başka zihinlerle buluşturan yeni bir yoldu.
Sorular sormayı seviyordu. Bir kavramın ardındaki anlamı araştırmayı, bir düşüncenin çelişkilerini ortaya çıkarmayı, görünmeyenin izini sürmeyi… Risk analiz uzmanıydı. Belirsizliğin içindeki tehlikeleri tanımaya, olayların sadece görünen yüzüyle yetinmemeye alışkındı. Bilirkişilik yapıyor, yılların mesleki birikimini değerlendirmelerine yansıtıyordu. Ona göre bir olay, sadece gerçekleşen şey değil gerçekleşmesine zemin hazırlayan koşullar, gözden kaçan işaretler ve henüz fark edilmeyen sonuçlar da olayın bir parçasıydı. Ailesi de onun dünyaya bakışını biçimlendiren güçlü bir zemindi. Devlette çalışanlar, askerler, polisler, öğretmenler, doktorlar… Kamu hizmetinin, disiplinin, emeğin ve sorumluluğun ne anlama geldiğini bilen insanlarla çevriliydi. Devletin kurumlarına, hukukun işleyişine ve mesleki ciddiyete duyduğu güven, çocukluğundan beri taşıdığı bir duyguydu. Babası hiçbir faturanın ödemesini son güne bırakmaz, “Devlete giden parayı bekletmeyin,” derdi. Her zaman planlı ve düzenli hareket eder, devletini çok severdi.
Alisa hayatın bütün sorunlarının çözülebileceğine inanmıyordu belki ama sorunların usulüyle ele alınması gerektiğini biliyordu. Bir insanın suçlanması başka şeydi, suçlu olduğunun kanıtlanması başka. Bir iddia başka şeydi, kesinleşmiş bir mahkeme kararı başka. Bir telefon görüşmesi başka şeydi, hukuki bir tebligat başka. Bu ayrımları iyi biliyordu. Fakat insan, bildiklerinin sınandığı ana kadar bazı bilgilerin ne kadar derine yerleştiğini anlayamıyordu. Alisa da bunu henüz bilmiyordu. O günlerde hayat, önünde açılan yeni yolların heyecanıyla akıp gidiyordu. Ta ki telefonunun ekranında beliren o kısa mesaj, bütün zamanını tek bir ana sıkıştırana kadar. Saatin kaç olduğunu hatırlamıyordu. Telefonuna baktığında sıradan, hatta fazlasıyla resmî görünen bir mesajla karşılaştı; “Sayın ALİSA ÇİÇEK AKYOL, dosyanız işleme alınmıştır. Bilgi için irtibata geçiniz. x HUKUK 02169080810” Mesaj kısa, soğuk ve buyurgandı. Ne dosyanın konusu açıklanmıştı ne bir mahkeme adı belirtilmişti ne de hangi işlemden söz edildiği anlatılmıştı. Sadece adı, soyadı, bir hukuk bürosunun adı ve aranması istenen bir telefon numarası vardı. Alisa, hukuk alanında tanınan, gerçekte de var olan bir firmanın adını görünce mesajı ciddiye aldı. İnsan zihni bazen tehlikeyi, tanıdığı şeylerin arkasına gizlenmiş olarak aramaz. Bilinen bir kurumun adı, güvenilir görünen bir unvan, resmî bir hitap… Bunlar zihnin savunma duvarlarını sessizce alçaltabilir. İşte o da bu sebepten mesajdaki numarayı aradı. Karşısına çıkan ses kendinden emindi. Ne tereddüt ediyor ne de söyleyeceklerini tartmak zorunda kalıyor gibiydi. Sanki Alisa'nın hayatına ilişkin bütün gerçekler önündeki dosyada yazılıydı ve onun görevi sadece bu gerçekleri bildirmekti. Ardından o cümle geldi; “Kesinleşmiş hapis cezanız var, yedi yıl.” Alisa bir an konuşamadı, yedi yıl, dile kolay. İki kelime, bir sayı ve insanın zihninde aniden kararan koca bir gelecek…
Az önce derslerini, kongreleri, araştırmalarını düşünen kadın, şimdi kendisini açıklayamadığı bir suçun ortasında bulmuştu. Birinin hayatına dışarıdan bakıldığında küçük görünen bir cümle, o hayatın içindeki bütün anlamları yerinden oynatabiliyordu. Yedi yıl hapis. Bu, sadece bir ceza süresi değildi. Doktorasının yarıda kalması, yıllardır emek verdiği çalışmaların kesintiye uğraması demekti. Ailesinin yüzüne hangi duyguyla bakacağını düşünmek, mesleki itibarının zarar görmesinden korkmak, tanıdığı insanların ne düşüneceğini hesaplamak demekti. Daha da kötüsü, insanın kendisine sormaya başladığı o ürkütücü soruydu: “Ben ne yaptım?”
Alisa hafızasını yokladı. Bir suç işlemiş miydi? Hakkında açılmış bir davadan haberi var mıydı? Herhangi bir mahkemeden kendisine ulaşan resmî bir bildirim olmuş muydu? Hayır. Bildiği hiçbir şey, duyduğu bu iddiayla örtüşmüyordu. Fakat telefondaki sesin kesinliği, insanın kendi hafızasından bile kuşku duymasına neden olabilecek kadar güçlüydü. “Yedi yıl mı?” diye sordu. “Evet, hanımefendi. Karar kesinleşmiş, hakkınızda yakalama emri çıkarılmış.” Ses, korkunun üzerine bir kat daha ekliyordu. Sanki ilk cümle yeterince ağır değilmiş gibi, şimdi de zamanın daraldığı söyleniyordu. Alisa'nın kalbi hızlandı, avuçlarının içi terledi. Düşünceleri birbirine karışırken mesleki alışkanlığı onu bütünüyle teslim olmaktan alıkoydu. “Ben bilirkişiyim,” dedi. “Ailemde polisler, askerler var. Teşkilatı arayayım, durumu öğreneyim. Eğer gerçekten böyle bir dosya varsa hukuki yoluyla hareket ederiz. Gerekirse en yakın karakola gider teslim olurum.” Bu sözleri söylerken henüz gerçeği bilmiyordu. Sadece bildiği dünyaya tutunmaya çalışıyordu. Karşısındaki kişi ise onun bu cümlesinde bir fırsat görmüş olmalıydı. Çünkü korkutmak tek başına yeterli değildi, korkunun yönünü de belirlemek gerekiyordu. Telefondaki kişi, kendisini avukat olarak tanıtıyordu. Alisa'ya bir internet sayfasına girmesini söyledi. Arama motoruna “Cumhuriyet başsavcısı uzlaşma” yazmasını istedi. Sonra çıkan sayfadaki yönlendirmeleri takip etmesini söyledi. Alisa ekrana baktı. İnternetteki bir bağlantı, onu resmî bir işlem yapıyormuş hissine sürüklüyordu. Sayfanın görüntüsü, kullandığı kelimeler ve karşısındaki kişinin yönlendirmeleri, zihnindeki kuşkuları yatıştırmak yerine onları daha karmaşık hâle getiriyordu. İstenen yere Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasını yazdı. Ekranda adına düzenlenmiş olduğu söylenen bir tutanak belirdi. Alisa'nın gözleri satırların üzerinde gezinirken evrakta İstanbul Adliyesi yazıyordu. İstanbul… Oysa yaşadığı hayatın, günlük işlerinin ve mesleki faaliyetlerinin içinde bu dosyayı açıklayabilecek bir durum yoktu. “Bu evrak neden İstanbul Adliyesi'nden?” diye sordu. Karşıdaki ses, hiç beklemeden cevap verdi: “Yasaklı sitelere bu adliye bakıyor.” Alisa duraksadı ve “Ne yasaklı sitesi?” diye panikle sorunca “Ücretsiz maç izlemişsiniz,” cevabı karşısında bir an, duyduğu cümlenin ne anlama geldiğini kavrayamadı. Sanki konuşma, gerçek dünyanın kurallarından çıkmış, kendi içinde mantıklı görünmeye çalışan tuhaf bir sahneye dönüşmüştü. “Ben milli maç bile izlemem yasaklı biçimde,” dedi. Karşıdaki kişi hemen yeni bir ihtimal ortaya attı; “O zaman film izlemişsinizdir,” Alisa yine “Hayır, izlemedim,” deyince “Telefonunuzdan başkası girmiş olabilir,” Alisa cevap vermeye çalıştı ama adam bu kez başka bir ihtimali öne sürdü; “Bir şey izlerken ekrana açılan bir pencereye yanlışlıkla tıklamış olabilirsiniz.” Her itirazın ardından yeni bir suçlama, her açıklamanın ardından başka bir ihtimal… Bir iddia çürütüldüğünde ortadan kalkmıyor, sadece biçim değiştiriyordu. Alisa, risk analizinde öğrendiği temel bir gerçeği hatırladı; bir açıklama, her sonuca uyacak şekilde sürekli değiştiriliyorsa, ortada doğrulanabilir bir açıklama bulunmayabilir. Fakat korku, insanın zihnini her zaman berraklaştırmıyordu. Bir yandan konuşulanları anlamaya çalışıyor, diğer yandan ekranındaki belgeye bakıyordu. Kendi adı yazılıydı. İstanbul Adliyesi ibaresi vardı. Bir tutanak olduğu söyleniyordu. İnsan, kendi adını taşıyan bir belgenin karşısında neden bu kadar savunmasız hissederdi? Çünkü isim, sadece bir kelime değildir. İnsan için kimliktir, geçmişidir, itibarıdır. Kendi adıyla ilişkilendirilen bir suçlama, sadece hukuki bir tehdit değil, benliğine yönelmiş bir saldırı gibi hissedilebilir. Alisa'nın önünde bir belge vardı. Ama belgenin gerçekliği, üzerindeki kelimelerin ciddiyetiyle kanıtlanmış değildi. Bunu da biliyordu. Yine de korku, bilgiden daha hızlı hareket ediyordu. Kendini toparlayıp e devlete baktı hızla. Ardından “Peki, neden doğrudan e-Devlet'e girdiğimde böyle bir dosya görünmüyor?” diye sordu. Karşıdaki kişi, kendinden emin ses tonunu korudu; “Yasaklı sitelerin davaları E-Devlet sistemine düşmüyor, bu bağlantıdan girince evrak çıkıyor.” Alisa ekrana yeniden baktı. Bir tarafta e-Devlet'e benzeyen bir sayfa, diğer tarafta kendi adıyla ilişkilendirilen bir tutanak… Ama doğrudan resmî sisteme girdiğinde karşısına çıkan bir dosya yoktu. Bir internet bağlantısının gösterdiği ekranla resmî sistemdeki kayıt arasındaki çelişki, zihninde giderek büyüyordu. Hukuk, sadece cübbelerden, mühürlerden, resmî ifadelerden ve ağır cümlelerden ibaret değildi. Hukuk, iddiaların usulüne uygun biçimde incelenmesini, kararların yetkili makamlarca verilmesini ve kişilerin haklarını kullanabilmesini gerektiriyordu. Peki, telefondaki kişi neden ona resmî tebligatın yolunu açıklamak yerine korkutucu cümleler kuruyordu? Neden dosyanın esas numarasını, karar veren mahkemeyi ve kararın tarihini açıklamıyordu? Neden doğrulanabilir bilgilerin yerine, sürekli yeni suçlamalar ekliyordu? Alisa bu soruları henüz yüksek sesle sormuyordu ama zihninde bir şey değişmeye başlamıştı. İlk başta yalnızca kendisini savunmaya çalışıyordu. Şimdi ise karşısındaki kişinin anlattıklarını incelemeye başlamıştı. Aradaki fark küçüktü ama önemliydi. Savunmaya geçen insan, karşısındakinin kurduğu oyunun kurallarına göre hareket edebilir. Sorgulamaya başlayan insan ise oyunun kendisini sorgular. Alisa'nın içindeki risk analiz uzmanı, korkunun sisleri arasından yavaş yavaş görünür hâle geliyordu. Sonra para konusu açıldı, “Yarın hemen İstanbul'a gelmeniz gerekiyor,” dedi kendisini avukat olarak tanıtan kişi. “Neden?” sorusuna “Adliyeye gelmeniz lazım. İşlemleri takip edeceğiz ve indirimden faydalanıp hapisten kurtulmanızı sağlayacağız. Şimdiki masraf iki yüz altmış sekiz bin lira.” Alisa bu rakamı duyunca sanki odadaki bütün sesler bir anda kesildi, 268.000 TL. Az önce yedi yıllık bir hapis cezasından söz eden ses, şimdi bu korkunun çözümünü bir para miktarıyla ilişkilendiriyordu. İstanbul'a gelmesi, adliyeye ödeme yapması, kendi yerine işlemlerin takip edilmesi… Her şey bir an önce yapılmalıydı, yarın, hemen, gecikmeden.
Korkunun en önemli araçlarından biri zamandır. İnsana düşünmesi için yeterli süre bırakmadığınızda, araştırmak yerine tepki vermesini sağlayabilirsiniz. Bir kararın doğruluğunu incelemesine fırsat tanımadığınızda, onun korkusunu sizin çözümünüze bağlayabilirsiniz. Önce tehlikeyi büyütürsünüz sonra kendinizi o tehlikenin tek çıkış yolu olarak sunarsınız. Ve insan, kendi hayatını kurtardığını düşünerek size teslim olabilir. Alisa'nın önünde şimdi iki ayrı gerçeklik vardı. Birincisi, karşısındaki kişinin anlattığı dünyaydı; yedi yıllık hapis cezası, kesinleşmiş karar, yakalama emri, yasaklı siteler, İstanbul Adliyesi ve yarına kadar ödenmesi gereken 268 bin lira. İkincisi ise kendi bildiği dünyaydı; hakkında bilgisi olmayan bir suçlama, doğrudan resmî sistemde doğrulanamayan bir kayıt, her soruda değişen açıklamalar ve hukuki bir işlem gibi sunulan para talebi. Bu iki dünya birbirine uymuyordu. Alisa'nın zihninde bir cümle belirdi; “Gerçek, neden benden sürekli korkmamı istesin?”
Hukuki bir kararın varlığı, korkutucu bir telefon görüşmesiyle kanıtlanamazdı. Bir kişinin kendisini avukat olarak tanıtması, gerçekten avukat olduğunu göstermiyordu. Bir internet sayfasında görünen belge, resmî bir adli kayıt olduğunun kanıtı değildi. Üstelik gerçek bir hukuk firmasının adının kullanılması da o görüşmenin o firmadan yapıldığı anlamına gelmiyordu. İnsan bazen büyük bir tehlikeyle karşılaştığında, onu ortadan kaldırmak için büyük bir bedel ödemesi gerektiğine inanmaya başlar. Oysa önce yapılması gereken, tehlikenin gerçek olup olmadığını doğrulamaktır. Alisa'nın mesleki zihni, sonunda kalbinin önüne geçmeye başlamıştı. Hemen avukat arkadaşını aradı ve bunun bir dolandırıcılık olduğunu öğrendi. Sonraki görüşmede arayan kişiye “Ben en yakın karakola gider, teslim olurum,” dedi. Bu cümleyi söylediğinde sesi ilk kez değişmişti. Artık karşısındaki kişiden bir çözüm beklemiyordu. Onun anlattığı hikâyenin dışına çıkıyordu. “Ne dediniz?” diye sönük bir sesle gelen soruya “En yakın karakola gideceğim. Hakkımda gerçekten kesinleşmiş bir ceza varsa resmî kayıtlardan öğrenirim. Yakalama emri varsa da yetkili makamlar gereken işlemi yapar. Ben bunu kendim araştırırım. Gerçekten bir suçum varsa da hapse girerim, devletimden kaçmıyorum.” Telefondaki sessizlik, konuşmanın başından beri duyduğu bütün cümlelerden daha anlamlıydı. Adamın sesi bir anlığına eski kesinliğini kaybetmiş gibiydi. Alisa devam etti; “Ben devletin kurumlarından korkarak kaçacak biri değilim. Hakkımda bir işlem varsa öğrenirim. Ama ne olduğu belli olmayan bir internet bağlantısına girip, bir telefon görüşmesinde söylenenleri kabul ederek para ödemem. Devlet benim devletim varsa bir ihmalim elbette bedelini maddi ve manevi öderim, gerekirse hapis yatarım.” Telefon kapandı.
Alisa bir süre ekrana bakakaldı. Sonra telefon tekrar çalmadı. Bir daha da o numaradan aranmadı.
Yedi yıl, yakalama emri, İstanbul Adliyesi, yasaklı siteler, 268 bin lira. Bir insanın hayatını altüst etmeye yetecek kadar ağır kelimeler, telefon kapandıktan sonra odanın içinde asılı kalmış gibiydi. Alisa'nın elleri hâlâ titriyordu. Korku, gerçeği anladığımız anda ortadan kalkmıyordu. Beden, zihnin vardığı sonuca yetişmekte gecikebiliyordu. Birkaç dakika önce hayatının elinden alınabileceğini düşünen bir insanın, şimdi hiçbir şey olmamış gibi ders çalışmaya dönmesi kolay değildi. Ders kitapları masanın üzerindeydi. Kongre notları açık duruyordu. Kalem, bıraktığı yerdeydi. Dünya, telefon görüşmesinden önceki hâline dönmüştü. Ama Alisa aynı yerde değildi. Çünkü artık sadece bir mesajın ne kadar korkutucu olabileceğini değil, korkunun insanın düşünme biçimini nasıl değiştirebileceğini de deneyimlemişti. O akşam kendisine şu soruyu sordu; “Benim gibi araştıran, sorgulayan, riskleri analiz etmeye çalışan bir insan bile böyle bir tuzağın içine çekilebiliyorsa, kimler kendisini koruyabilir?” Bu soru, sadece kendi yaşadığı olayla ilgili değildi. Bir an için gözünün önüne başkaları geldi. Emekli maaşıyla geçinen yaşlı bir kadın, çocuğunun geleceği için para biriktiren bir baba, sınavlarına hazırlanan genç bir öğrenci, hukuk terimlerini bilmeyen, resmî kurumların işleyişine yabancı bir vatandaş… Telefonuna gelen mesajı gördüğünde önce korkacak, sonra yardım arayacak, en sonunda da kendisini arayan kişinin söylediklerine inanabilecek insanlar… Belki biri, yıllardır biriktirdiği parasını gönderecekti, belki diğeri, ailesine söylemeye utandığı için tek başına karar verecekti. Belki bir başkası, hakkında suçlama bulunduğunu düşündüğü için paniğe kapılıp ne yapacağını bilemeyecekti. İnsanların korkuları birbirinden farklıydı ama hepsinin ortak bir yanı vardı; sevdiklerini, özgürlüklerini, geleceklerini ve itibarlarını kaybetmekten korkuyorlardı.
Korku, insan olmanın bir parçasıydı. Fakat bir başkasının korkusunu kazanca dönüştürmek, insanın kendi özgürlüğünü savunmak için duyduğu endişeyi ona karşı kullanmak, başka bir şeydi. Bu sadece bir para meselesi değil güvenin istismarıydı. Hukukun otoritesinin taklit edilmesiydi. İnsanın kendi adını taşıyan bir belge karşısında duyduğu çaresizliğin kullanılma ihtimaliydi. Ve en önemlisi, insanın aklını devre dışı bırakmaya yönelik bir girişimdi.
Alisa, yıllardır riskleri analiz ederken olasılık, etki, kontrol ve önlem kavramları üzerinde düşünmüştü. Şimdi bu kavramlar, akademik metinlerin dışına çıkmış, kendi hayatının tam ortasına yerleşmişti. Bir risk her zaman büyük bir gürültüyle gelmiyordu. Bazen bir bildirim sesiyle bazen tanınmış bir firmanın adıyla bazen de insanın kendi adını taşıyan bir evrakla başlıyordu. Bazen de sadece şu cümleyle; “Yedi yıl hapis cezanız kesinleşti.”
Ertesi gün Alisa, yaşadıklarını zihninde yeniden sıralamaya başladı. Mesajın gelişinden telefonun kapanışına kadar her ayrıntıyı düşündü. Gerçek bir hukuk firmasının adı kullanılmıştı. Kendisini avukat olarak tanıtan kişi, hakkında ağır bir suçlama olduğunu söylemişti. İnternet üzerinden gösterilen belgenin resmîliği doğrulanmamıştı. Doğrudan e-Devlet'e girdiğinde aynı dosyaya ulaşamamıştı. Açıklamalar, sorularına göre değişmişti. Sonunda da kendisinden yüksek miktarda para istenmişti. Bunların her biri tek başına kuşku uyandırıyordu. Bir araya geldiklerinde ise çok daha güçlü bir tablo ortaya çıkıyordu. Yaşadığı olay, hukuki bir sürecin doğal işleyişinden çok, resmî kurumların ve hukuk dilinin güvenilirliğini taklit ederek korku yaratmaya dayalı bir dolandırıcılık girişimine benziyordu. Yine de Alisa, kesin bir sonuca ulaşmadan hüküm vermemesi gerektiğini biliyordu. Bir olayın nasıl göründüğü ile hukuken nasıl nitelendirileceği aynı şey değildi. Bu nedenle gerçek bir adli kayıt bulunup bulunmadığı, kullanılan telefon numarasının kime ait olduğu ve adı kullanılan hukuk firmasının bu görüşmeyle bir ilgisinin bulunup bulunmadığı, yetkili ve bağımsız kanallardan doğrulanmalıydı. Çünkü doğru sonuca ulaşmanın yolu, korkunun yerine başka bir korku koymak değil, kanıtları incelemekti. Mesajı, telefon numarasını ve görüşmeye ilişkin bilgileri saklamak, şüpheli bağlantıya yeniden girmemek, kimlik bilgilerini, doğrulama kodlarını veya parayı paylaşmamak, hukuk firmasının iletişim bilgilerini bağımsız bir kaynaktan bularak durumu doğrulamak ve şüpheyi kolluk birimlerine bildirmek gerekiyordu.
Alisa, bir risk analisti olarak bildiği yöntemi kendi hayatına uyguladı: Önce dur, sonra gözlemle, bilgiyi doğrula, çelişkileri belirle, kanıtları koru ve ardından karar ver. Çünkü panik, insanı harekete geçirir ama her hareket çözüm değildir. Günler geçtikçe o telefon görüşmesinin bıraktığı izler azaldı fakat Alisa'nın zihninde yeni bir soru büyümeye devam etti. Bir insanın hayatına böylesine kolay müdahale edebilen bir düzenek nasıl kurulabiliyordu? İnsanlar neden resmî görünen bir mesaja inanıyordu? Neden tanımadıkları bir kişinin, kendi hayatları hakkında söylediklerini hemen doğru kabul etme eğilimi gösteriyorlardı? Ve neden bazı insanlar, bir başkasının en savunmasız anını fırsata çevirmeyi başarabiliyordu? Belki cevapların bir kısmı teknolojideydi. Taklit edilen sayfalarda, yanıltıcı bağlantılarda, kişisel bilgilerin kötüye kullanılmasında ve resmî kurumların adlarının izinsiz biçimde kullanılmasında… Ama cevapların bir kısmı da insanın doğasındaydı. Çünkü insan sadece aklıyla karar veren bir varlık değildi. Korkuları, umutları, alışkanlıkları, güven ihtiyacı ve kaybetme endişesi vardı. İnsan, çoğu zaman doğruyu ararken sadece bilgiye ihtiyaç duymazdı; aynı zamanda güvende hissetmeye de ihtiyaç duyardı. İşte bu nedenle korku, kötü niyetli birinin elinde güçlü bir araca dönüşebilirdi. Kişinin düşünmesine fırsat vermeden onu karar almaya zorlamak, sorularını cevaplamak yerine yeni tehditlerle susturmak, kendi iddiasını kanıtlamak yerine karşısındakinden kendisini kurtarmasını beklemek… Bütün bunlar, insanın aklı ile duyguları arasındaki hassas dengeyi hedef alıyordu. Alisa o gün bir şeyi daha iyi anladı; bir insanı kandırmak için her zaman onun bilgisizliğinden yararlanmak gerekmez. Bazen bildiklerini kullanmasına izin vermeyecek kadar korkutmak yeterlidir. Ve belki de çağımızın en önemli güvenlik sorunlarından biri buydu. Bilginin hiç olmadığı kadar erişilebilir olduğu bir dünyada, insanın hangi bilgiye güveneceğini bilememesi. Artık tehlike sadece karanlık sokaklarda, kilitli kapıların arkasında ya da uzak yerlerde değildi. Bazen avucumuzun içindeydi. Bir telefon ekranında, bir bağlantının ardında ve bir sesin içinde…
Alisa yeniden üniversiteye gitti. Koridorlardan geçerken öğrencilerin konuşmalarını duydu. Bir sınıfın kapısı açıldı. Bir öğretim üyesi elindeki notları düzenliyordu. Birileri yaklaşan kongreden söz ediyor, birileri tez konusu üzerine tartışıyor, hayat devam ediyordu. Alisa da devam etmek istiyordu. Derslerine yeniden odaklanırken yaşadığı olayın kendisini korkuyla yönetmesine izin vermemeye karar verdi. Araştırmalarına, akademik çalışmalarına ve düşüncelerine geri dönecekti. Fakat artık bir şeyi daha biliyordu. Akademik bilgi, mesleki deneyim ve yılların birikimi insanı güçlendirirdi ama hiçbir insanı bütün tehlikelere karşı bağışık hâle getirmezdi. Akıllı olmak, asla kandırılamamak olmadığı gibi güçlü olmak da korkmamak değildi. Asıl güç, korktuğunda yeniden düşünebilmek, şüphe duyduğunda soru sorabilmekti. Kendi adına konuşan bir belge karşısında bile doğrulama ihtiyacını unutmamaktı. Ve en önemlisi, karşısındaki kişinin kendinden emin konuşmasını hakikatin kanıtı sanmamaktı. Alisa'nın hayatı o mesajla bir süreliğine altüst olmuştu. Ama o mesaj, onun kim olduğunu belirlememişti. O, hâlâ soru soran bir akademisyendi. Hâlâ riskleri anlamaya çalışan bir uzmandı. Hâlâ gerçeğin, korkudan daha değerli olduğuna inanan bir insandı. Belki de yaşadığı olay, ileride çalışmalarında ele alacağı bir sorunun kapısını aralamıştı bile; “İnsan, korku altındayken aklını nasıl korur?” Bu soru, bir doktora tezinin konusu olabilecek kadar derin; bir toplumun güvenliğini ilgilendirecek kadar önemliydi. Çünkü adalet, sadece suçluların cezalandırılmasıyla ilgili değildi. Masum insanların korkuyla yönlendirilmeden haklarını arayabilmesi, iddiaların kanıtlarla değerlendirilmesi ve herkesin hukuki güvencelere erişebilmesi de adaletin ayrılmaz parçalarıydı. Bir toplumda insanlar, telefonlarına gelen her mesajdan korkuyorsa; kendilerini arayan her otoriter ses karşısında çaresiz hissediyorsa; gerçek ile sahte arasındaki ayrımı yapabilmek için gerekli güvenilir bilgiye ulaşamıyorsa, sorun sadece bireysel dikkatsizlikle açıklanamazdı. Bu aynı zamanda dijital güvenlik, hukuk okuryazarlığı ve toplumsal güven meselesiydi. Alisa bunu düşünürken masasına oturdu. Önünde yeni bir sayfa vardı. Kalemini eline aldı ama bir süre hiçbir şey yazmadı. Sonra ilk cümleyi yazdı; “Bir insanı korkutmak kolaydır; asıl mesele, korkunun onun yerine düşünmesine izin vermemektir.” Kalem ilerlemeye devam etti. Dışarıda hayat akıyordu ve telefonu sessizdi.
Yedi yıl diye başlayan o korku, yerini yeni bir soruya bırakmıştı. Ve Alisa artık biliyordu ki karanlığın en büyük gücü, insanı korkutması değildir. Korkuttuğu insanın kendi aklına güvenmesini engellemesidir. Alisa kalemini bırakıp pencereye doğru döndü. Kendi kendine, sessizce söyledi; “Ben korkabilirim. Ama korkum, benim yerime karar vermeyecek.” O gün, sadece bir dolandırıcılık girişiminden uzaklaşmamış kendi aklının sorumluluğunu yeniden üstlenmişti. Ve belki de bütün hikâyenin en önemli zaferi buydu. Çünkü insanın özgürlüğü, sadece kapıların açık olmasında değil hangi kapıdan geçeceğine korkuyla değil, bilinçle karar verebilmesinde saklıdır.
