İbrahim Uysal
Köşe Yazarı
İbrahim Uysal
 

DURDURUN DÜNYAYI İNECEK VAR..!

Zaman mı değişti, bize öğretilenlerin karşılığı mı kalmadı, anlamıyorum gitti. Hoş bu saatten sonra artık hiç bir şey umurumda değil, Orhan Veli'nin "Cımbızlı" ve "Sere serpe" şiirleri gibi. İnsan bazen kendisi ile bile çelişir ama olsun, bugün böyle; bir şeyler insanın umurunda olmasa, bu kadar sitemkar ve isyankar olur mu!.. Her neyse, maden şiirlerinden söz ettik o zaman dökelim ortaya dizeleri. Ben bir yerde bu şiirlere uyan bir söz etmek istersem, her ikisini de harmanlarım ama şimdi asıllarına dönelim. Cımbızlı Şiir, "Ne atom bombası,/ Ne Londra Konferansı;/ Bir elinde cımbız,/ Bir Elinde Ayna;/ Umurunda mı dünya!" Buna bir de Sere Serpe'nin dizelerini eklerseniz, tadından yenmez, "Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;/ Entarisi sıyrılmış hafiften;/ Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;/ Bir eliyle de göğsünü tutmuş./ İçinde kötülüğü yok, biliyorum;/ Yok, benim de yok ama.../ Olmaz ki!/ Böyle de yatılmaz ki'!..." Her iki dizeler de kişilere ve zamana karşı yazılmıştır ama sanki zaman durmuş, değişen bir şeyler yok gibi. Aslına bakarsak, öyle herkesin aklına estiği gibi yol almasının vakti çoktan gelmiş de, geçmiş, çoğu kimsenin de bundan haberi yok, olmamış gibi. O yüzden aidiyet ve aidiyet duygusundan başlayayım. Aidiyet: ilişkinlik, ilgililik; Aidiyet duygusu: duygusal olarak birbirlerini tanımayan ama aynı veya benzer duygu, düşünce ve fikirleri paylaşan insanların sergiledikleri psikolojik davranıştır. Kişisel olarak aidiyet, aileden başlar, sülale, aşiret derken soy-sop olarak devam eder; buraya kadar her şey kan bağıdır ve bu da Oba, mahalle, köy, kasaba derken Ülkeye kadar varır dayanır. İlk insan topluluklarını bir arada, kan bağı tutar. Zamanla avlanma, dıştan gelen her türlü saldırıya karşı korunmak için benzer topluluklar bir araya gelirler. İlkel insandan, Avcı toplayıcıya zamanla da daha örgütlü olarak, feodal bir yapı içinde şehir devletlerinden tutun da, komutanlar tarafından örgütlenmiş askeri güçlere, devletçiklere, oradan da, imparatorluklara kadar geliriz. Mülkiyet kavramı değişmiş, dünya örgütlü insan topluluklarınca istilalar, savaşlar ya da zorunlu göçler sebebiyle hallaç pamuğu gibi savrulmuş, insanlar oradan oraya göçmüşlerdir. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının bazıları, OK ve KILIÇ'ın yerini 2000'lerden sonra keşfettikleri ATEŞLİ SİLAHLAR almış; buna da KÖROĞLU, "SİLAH İCAT OLDU MERTLİK BOZULDU" diye sitem edeli yüzlerce yıl olmuştur. Günümüzde sadece silah icad edilmemiş, dünyada üretim, üretim ilişkileri, ticaret, bunlara bağlı yönetim ilişkileri ve biçimleri de değişmiştir. Feodal düzenden, KAPİTALİST DÜZENE/ Sisteme geçilmiş ve her şey benim olsuna kadar varmıştır insanlık, İnsanoğlu. Süreç, 19 yüzyıl ile başlamış, 20 yüzyılda da sürmüş ve 21 yüzyılda da ortalığı kasıp kavurmaktadır. Aile, soy gibi kan bağı gerektiren kavramlar her şeyi tanımlayamaz olmuş; yeni dünya düzeninin Kapitalist dönemi, her şeyi yönetmek, kontrol etmek için, insanları daha geniş aidiyet duyguları içinde tanımlamaya başlamış ve sonunda MİLLET kavramı ortaya çıkarmıştır. Karl Marx ve F. Engels'den başlayarak toplum, kan bağları ve başka aidiyetleri üzerinden değil de, üretim ilişkileri üzerinden tanımlanmaya başlamış ve sınıfsal yaklaşım ortaya çıkmıştır. Kişisel olarak ben de bu yaklaşım ile düşünürüm. Burada amacım kendim çalıp, kendim dinlemek olmadığına göre, daha başka bir genel yaklaşım üzerinden derdimi anlatmam gerek, bu da Devlet ve Millet kavramı üzerinden günümüzü anlamakla olur. Dünyamız, 18 yüzyıldan sonra savrulmuş da savrulmuş. Devletler yok olmuş, yenileri kurulmuş. Milletler yok olmuş, yeni aidiyetler olmuş. Kız almış, kız vermiş derken kimin kanı, kimin canı kimde, nerede belli değil ama olsun, ayrıntıyı görmemek, duymamak herkesi mutlu etmiş, "körler sağırlar diyaloğu" ile mutlu olmuşuz; işin acı olan tarafı ne biliyor musunuz? Aşağıdaki cümleyi kurmak için bu kadar lafı etmek zorunda kalmam/k. TÜRKİYE CUMHURİYETİ!.. Sorun bugünün sorunu, tanımlamaya da oradan başlamak gerek. Öyle ya da değil ama, Dünyada "72,5 millet"ten söz edilir. Artık bu mantıkla, bu gün için günümüzde millet sayısı bile belli değildir. Peki bu topraklarda kurulmuş devletlerin öyküsü nedir? Prof. Dr. Afet İnan'ın “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları” adlı yapıtında, Atatürk'ün kendi el yazısıyla yaptığı TÜRK MİLLETİ tanımı da :“Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” şeklindedir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında vatandaşlık tanımı bir ırk üzerinden yani, "Türklük" üzerinden yapılmış; 1924 Anayasasında "Türkiye'de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese 'Türk' denir" şeklinde de vurgulanmıştır. Burada amaç, 19 yüzyılın özeline uygun millet tanımının öne çıkmasıdır. 1924 Anayasasında da görüldüğü gibi tanım, bir Ulus/Millet üzerinden değil, bir uluslaşma süreci üzerinden yapılmıştır. Anayasa ve yasalar ile eşit yurttaşlık, eğitim birliği yasaları ile herkese eşit eğitim ve öğretim hakkı, Laiklik ile din ve inanç özgürlüğü sağlanmıştır. Londra'da 1772'de yaşanan Kredi Krizi kısa sürede Avrupa'nın tamamını etkilemiş ve bu uluslararası bir ekonomik krize dönüşmüştür. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu ve diğer imparatorlukları dağıtıp, parçalamış, Osmanlı toprakları emperyalistlerce işgal edilmiştir. Mustafa Kemal (Atatürk) ve bir çok asker-sivil yurtseverin mücadeleleri sonucunda emperyalist ülkelere karşı verilen Ulusal Kurtuluş Savaşı sonunda, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur; Derken, 1929–1939 yılları arasında Dünyanın en Büyük Ekonomik Buhranı, ülkeleri ekonomik felaketin eşiğine getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti de bu krizi, karma ekonomi olarak tanımlanan, devlet -özel sektör işbirliği ve uyumu ile Kamucu, Devletçi politikalar ile aşmıştır Dünya ekonomik düzeni/sistemi, 1997 Asya, 2001-2002 Arjantin Ekonomik Krizini yaşarken, ülkemizde bundan etkilenir ve Kemal Derviş politikaları ve halkımızın kemer sıkması sonucunda ekonomi düzlüğe çıkartılır. Nedense günümüzde daha belirgin, devletlerin de kişilerin de üzerinde hep bir gizli el varmış gibi gelir bana. Her şey yolundayken bir gün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Koalisyondan çekilir ve erken seçim istemesi ile de ülkede yepyeni bir iktidar süreci başlar; Recep Tayyip Erdoğan Başkanlığında 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi (AK PARTİ) kurulur, 3 Kasım 2002'den bu yana da tek başına gizli açık ittifakları ile iktidarını sürdürmektedir. Tarih, devlet yönetimlerinin biraz da devleti tanımak ile ilgili olduğunu gösterir. Söze "Türkiye Cumhuriyeti" ile başlamıştım. Anlı, şanlı, "Milliyetçi ve Mukaddesatçı"larımızın unuttuğu ve bugün görmediğimiz Türk Devletlerine bir bakalım. İlk Çağ-Büyük Hun İmparatorluğu, Teoman/Mete MÖ 220-46, Orta Çağ-İslam Öncesi dönemde, Bumin Kağan tarafından MS 552-582 yılları arasında kurulan 1'inci Göktürk Kağanlığı, TÜRKLERİN İSLAMİYET İLE TANIŞMASI sonrası MS 840-1042 yılları arasında Karluklar ile Uygur Kağanlığının kalıntısı üzerinde kurulan ve Türk tarihinde Orta Asya'da kurulan ilk İslam eden devleti kabul edilen KARAHANLI DEVLETİ. Büyük Selçuklu Devleti (1037-1194) ve Anadolu Selçukluları (1092-1243) ile birlikte, Anadolu'da kurulan ilk Türk beylikleri. Moğol İstilalarından sonra Anadolu'da kurulan ve bugünkü Türkiye Cumhuriyetinin öncesi Osmanlı Devleti(1299-1922). Yaşanan süreçte resmi olarak 16 Türk Devletinden söz edilir. Devletler kutsal yapılardır ama ömürleri, görüldüğü gibi milletlerin, devletlerine tavırlarına ve devlete inanç ve aidiyetlerine bağlıdır. Özellikle 2000'li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir uluslaşma süreci yaratmaya ve yaşatmaya çalışmıştır; Ancak, 2000'lerden sonraki süreçte, özellikle siyasilerin, "Türk Milleti" vurgusu yerine, "Türk, Kürt, Laz, Çerkez vb" etnik millet vurguları ile birlikte; inanç, mezhepsel ile değişik yaklaşımlar, dini ve inancı tarikatlar aracılığı ile tanımlanmaya başlamıştır. Sanayi devrimi ve Fransız ihtilali bu süreci hızlandırmış ve örnek, İtalyanların milletleşme süreci, 1815-1870 yılları arasındaki siyasi ve kültürel birleşme hareketiyle başlamış, Niccolo Machiavelli de, PRENS / HÜKÜMDAR adlı yapıtını, bu sürece katkı koymak amacıyla yazmıştır. Günümüzde Amerika Birleşik Devletlerinin bile "Amerikalı" bir millet yaratma çabaları ile uğraşırken, ülkemizde bazılarının bir başka uluslaşma süreci algılarına, kulak kabartmak ve daha da özenli olmak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine karşın, halen anayasa maddeleri ile oynayarak, bir yerlere mesajlar vererek siyaset yapanlara alkış tutanlara ne demek gerek bilmiyorum, konuya siyasi olarak bakmadan bir yurtsever gözü ile, ülkenin kurucusunun iki emaneti üzerinden yazımı bitirmek isterim. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül 1923'te, "Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti diğeri Cumhuriyet Halk Partisi'dir." diyerek, ülke yurttaşlarına iki emanetini bırakmıştır. CHP'ye bu açıdan bir siyasi parti ötesinde bakmak gerekir diye düşünürüm, tabi yurttaşların da, seçmenlerin de, yöneticilerini seçenlerin de bu bilinçte olmaları kaydıyla. Görünen o ki, siyaset ve siyasi partiler, gücü eline geçirenlerin kendilerini ispatlama yeri olmuştur, oysa tarih bu ülke yurttaşına bazı makam odalarında olan 16 Devlet bayrağının yanına 17'cisini koymayın diye haykırıyor da gören, duyan yok. Ülke yurttaşları ve seçmenleri, Türkiye Cumhuriyetinin bekası konusunda böyle bir kaygı taşımıyor ise, kendinizi bu yazıyı okumamış sayın gitsin. Keşke, Orhan Veli'nin "cımbızlı" ve "sere serpe" şiirlerindeki olabilsem ve kalabilsem!..
Ekleme Tarihi: 03 Ağustos 2026 -Pazartesi

DURDURUN DÜNYAYI İNECEK VAR..!

Zaman mı değişti, bize öğretilenlerin karşılığı mı kalmadı, anlamıyorum gitti. Hoş bu saatten sonra artık hiç bir şey umurumda değil, Orhan Veli'nin "Cımbızlı" ve "Sere serpe" şiirleri gibi. İnsan bazen kendisi ile bile çelişir ama olsun, bugün böyle; bir şeyler insanın umurunda olmasa, bu kadar sitemkar ve isyankar olur mu!.. Her neyse, maden şiirlerinden söz ettik o zaman dökelim ortaya dizeleri. Ben bir yerde bu şiirlere uyan bir söz etmek istersem, her ikisini de harmanlarım ama şimdi asıllarına dönelim. Cımbızlı Şiir, "Ne atom bombası,/ Ne Londra Konferansı;/ Bir elinde cımbız,/ Bir Elinde Ayna;/ Umurunda mı dünya!" Buna bir de Sere Serpe'nin dizelerini eklerseniz, tadından yenmez, "Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;/ Entarisi sıyrılmış hafiften;/ Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;/ Bir eliyle de göğsünü tutmuş./ İçinde kötülüğü yok, biliyorum;/ Yok, benim de yok ama.../ Olmaz ki!/ Böyle de yatılmaz ki'!..." Her iki dizeler de kişilere ve zamana karşı yazılmıştır ama sanki zaman durmuş, değişen bir şeyler yok gibi. Aslına bakarsak, öyle herkesin aklına estiği gibi yol almasının vakti çoktan gelmiş de, geçmiş, çoğu kimsenin de bundan haberi yok, olmamış gibi. O yüzden aidiyet ve aidiyet duygusundan başlayayım. Aidiyet: ilişkinlik, ilgililik; Aidiyet duygusu: duygusal olarak birbirlerini tanımayan ama aynı veya benzer duygu, düşünce ve fikirleri paylaşan insanların sergiledikleri psikolojik davranıştır. Kişisel olarak aidiyet, aileden başlar, sülale, aşiret derken soy-sop olarak devam eder; buraya kadar her şey kan bağıdır ve bu da Oba, mahalle, köy, kasaba derken Ülkeye kadar varır dayanır. İlk insan topluluklarını bir arada, kan bağı tutar. Zamanla avlanma, dıştan gelen her türlü saldırıya karşı korunmak için benzer topluluklar bir araya gelirler. İlkel insandan, Avcı toplayıcıya zamanla da daha örgütlü olarak, feodal bir yapı içinde şehir devletlerinden tutun da, komutanlar tarafından örgütlenmiş askeri güçlere, devletçiklere, oradan da, imparatorluklara kadar geliriz. Mülkiyet kavramı değişmiş, dünya örgütlü insan topluluklarınca istilalar, savaşlar ya da zorunlu göçler sebebiyle hallaç pamuğu gibi savrulmuş, insanlar oradan oraya göçmüşlerdir. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının bazıları, OK ve KILIÇ'ın yerini 2000'lerden sonra keşfettikleri ATEŞLİ SİLAHLAR almış; buna da KÖROĞLU, "SİLAH İCAT OLDU MERTLİK BOZULDU" diye sitem edeli yüzlerce yıl olmuştur. Günümüzde sadece silah icad edilmemiş, dünyada üretim, üretim ilişkileri, ticaret, bunlara bağlı yönetim ilişkileri ve biçimleri de değişmiştir. Feodal düzenden, KAPİTALİST DÜZENE/ Sisteme geçilmiş ve her şey benim olsuna kadar varmıştır insanlık, İnsanoğlu. Süreç, 19 yüzyıl ile başlamış, 20 yüzyılda da sürmüş ve 21 yüzyılda da ortalığı kasıp kavurmaktadır. Aile, soy gibi kan bağı gerektiren kavramlar her şeyi tanımlayamaz olmuş; yeni dünya düzeninin Kapitalist dönemi, her şeyi yönetmek, kontrol etmek için, insanları daha geniş aidiyet duyguları içinde tanımlamaya başlamış ve sonunda MİLLET kavramı ortaya çıkarmıştır. Karl Marx ve F. Engels'den başlayarak toplum, kan bağları ve başka aidiyetleri üzerinden değil de, üretim ilişkileri üzerinden tanımlanmaya başlamış ve sınıfsal yaklaşım ortaya çıkmıştır. Kişisel olarak ben de bu yaklaşım ile düşünürüm. Burada amacım kendim çalıp, kendim dinlemek olmadığına göre, daha başka bir genel yaklaşım üzerinden derdimi anlatmam gerek, bu da Devlet ve Millet kavramı üzerinden günümüzü anlamakla olur. Dünyamız, 18 yüzyıldan sonra savrulmuş da savrulmuş. Devletler yok olmuş, yenileri kurulmuş. Milletler yok olmuş, yeni aidiyetler olmuş. Kız almış, kız vermiş derken kimin kanı, kimin canı kimde, nerede belli değil ama olsun, ayrıntıyı görmemek, duymamak herkesi mutlu etmiş, "körler sağırlar diyaloğu" ile mutlu olmuşuz; işin acı olan tarafı ne biliyor musunuz? Aşağıdaki cümleyi kurmak için bu kadar lafı etmek zorunda kalmam/k. TÜRKİYE CUMHURİYETİ!.. Sorun bugünün sorunu, tanımlamaya da oradan başlamak gerek. Öyle ya da değil ama, Dünyada "72,5 millet"ten söz edilir. Artık bu mantıkla, bu gün için günümüzde millet sayısı bile belli değildir. Peki bu topraklarda kurulmuş devletlerin öyküsü nedir? Prof. Dr. Afet İnan'ın “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları” adlı yapıtında, Atatürk'ün kendi el yazısıyla yaptığı TÜRK MİLLETİ tanımı da :“Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” şeklindedir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında vatandaşlık tanımı bir ırk üzerinden yani, "Türklük" üzerinden yapılmış; 1924 Anayasasında "Türkiye'de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese 'Türk' denir" şeklinde de vurgulanmıştır. Burada amaç, 19 yüzyılın özeline uygun millet tanımının öne çıkmasıdır. 1924 Anayasasında da görüldüğü gibi tanım, bir Ulus/Millet üzerinden değil, bir uluslaşma süreci üzerinden yapılmıştır. Anayasa ve yasalar ile eşit yurttaşlık, eğitim birliği yasaları ile herkese eşit eğitim ve öğretim hakkı, Laiklik ile din ve inanç özgürlüğü sağlanmıştır. Londra'da 1772'de yaşanan Kredi Krizi kısa sürede Avrupa'nın tamamını etkilemiş ve bu uluslararası bir ekonomik krize dönüşmüştür. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu ve diğer imparatorlukları dağıtıp, parçalamış, Osmanlı toprakları emperyalistlerce işgal edilmiştir. Mustafa Kemal (Atatürk) ve bir çok asker-sivil yurtseverin mücadeleleri sonucunda emperyalist ülkelere karşı verilen Ulusal Kurtuluş Savaşı sonunda, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur; Derken, 1929–1939 yılları arasında Dünyanın en Büyük Ekonomik Buhranı, ülkeleri ekonomik felaketin eşiğine getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti de bu krizi, karma ekonomi olarak tanımlanan, devlet -özel sektör işbirliği ve uyumu ile Kamucu, Devletçi politikalar ile aşmıştır Dünya ekonomik düzeni/sistemi, 1997 Asya, 2001-2002 Arjantin Ekonomik Krizini yaşarken, ülkemizde bundan etkilenir ve Kemal Derviş politikaları ve halkımızın kemer sıkması sonucunda ekonomi düzlüğe çıkartılır. Nedense günümüzde daha belirgin, devletlerin de kişilerin de üzerinde hep bir gizli el varmış gibi gelir bana. Her şey yolundayken bir gün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Koalisyondan çekilir ve erken seçim istemesi ile de ülkede yepyeni bir iktidar süreci başlar; Recep Tayyip Erdoğan Başkanlığında 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi (AK PARTİ) kurulur, 3 Kasım 2002'den bu yana da tek başına gizli açık ittifakları ile iktidarını sürdürmektedir. Tarih, devlet yönetimlerinin biraz da devleti tanımak ile ilgili olduğunu gösterir. Söze "Türkiye Cumhuriyeti" ile başlamıştım. Anlı, şanlı, "Milliyetçi ve Mukaddesatçı"larımızın unuttuğu ve bugün görmediğimiz Türk Devletlerine bir bakalım. İlk Çağ-Büyük Hun İmparatorluğu, Teoman/Mete MÖ 220-46, Orta Çağ-İslam Öncesi dönemde, Bumin Kağan tarafından MS 552-582 yılları arasında kurulan 1'inci Göktürk Kağanlığı, TÜRKLERİN İSLAMİYET İLE TANIŞMASI sonrası MS 840-1042 yılları arasında Karluklar ile Uygur Kağanlığının kalıntısı üzerinde kurulan ve Türk tarihinde Orta Asya'da kurulan ilk İslam eden devleti kabul edilen KARAHANLI DEVLETİ. Büyük Selçuklu Devleti (1037-1194) ve Anadolu Selçukluları (1092-1243) ile birlikte, Anadolu'da kurulan ilk Türk beylikleri. Moğol İstilalarından sonra Anadolu'da kurulan ve bugünkü Türkiye Cumhuriyetinin öncesi Osmanlı Devleti(1299-1922). Yaşanan süreçte resmi olarak 16 Türk Devletinden söz edilir. Devletler kutsal yapılardır ama ömürleri, görüldüğü gibi milletlerin, devletlerine tavırlarına ve devlete inanç ve aidiyetlerine bağlıdır. Özellikle 2000'li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir uluslaşma süreci yaratmaya ve yaşatmaya çalışmıştır; Ancak, 2000'lerden sonraki süreçte, özellikle siyasilerin, "Türk Milleti" vurgusu yerine, "Türk, Kürt, Laz, Çerkez vb" etnik millet vurguları ile birlikte; inanç, mezhepsel ile değişik yaklaşımlar, dini ve inancı tarikatlar aracılığı ile tanımlanmaya başlamıştır. Sanayi devrimi ve Fransız ihtilali bu süreci hızlandırmış ve örnek, İtalyanların milletleşme süreci, 1815-1870 yılları arasındaki siyasi ve kültürel birleşme hareketiyle başlamış, Niccolo Machiavelli de, PRENS / HÜKÜMDAR adlı yapıtını, bu sürece katkı koymak amacıyla yazmıştır. Günümüzde Amerika Birleşik Devletlerinin bile "Amerikalı" bir millet yaratma çabaları ile uğraşırken, ülkemizde bazılarının bir başka uluslaşma süreci algılarına, kulak kabartmak ve daha da özenli olmak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine karşın, halen anayasa maddeleri ile oynayarak, bir yerlere mesajlar vererek siyaset yapanlara alkış tutanlara ne demek gerek bilmiyorum, konuya siyasi olarak bakmadan bir yurtsever gözü ile, ülkenin kurucusunun iki emaneti üzerinden yazımı bitirmek isterim. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül 1923'te, "Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti diğeri Cumhuriyet Halk Partisi'dir." diyerek, ülke yurttaşlarına iki emanetini bırakmıştır. CHP'ye bu açıdan bir siyasi parti ötesinde bakmak gerekir diye düşünürüm, tabi yurttaşların da, seçmenlerin de, yöneticilerini seçenlerin de bu bilinçte olmaları kaydıyla. Görünen o ki, siyaset ve siyasi partiler, gücü eline geçirenlerin kendilerini ispatlama yeri olmuştur, oysa tarih bu ülke yurttaşına bazı makam odalarında olan 16 Devlet bayrağının yanına 17'cisini koymayın diye haykırıyor da gören, duyan yok. Ülke yurttaşları ve seçmenleri, Türkiye Cumhuriyetinin bekası konusunda böyle bir kaygı taşımıyor ise, kendinizi bu yazıyı okumamış sayın gitsin. Keşke, Orhan Veli'nin "cımbızlı" ve "sere serpe" şiirlerindeki olabilsem ve kalabilsem!..
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kalpgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.