Bir "Kıskançlık" Perdesinin Ardında Sönen Yedi Hayat
GÜNDEM
(Web Sitesi) - KalpGazetesi |
06.03.2026 - 13:33, Güncelleme:
06.03.2026 - 13:33
Bir "Kıskançlık" Perdesinin Ardında Sönen Yedi Hayat
O çığlıklar toplumun kanayan yarası, teknolojik Takip, “pişmanım”, “mağdurum” ve “aldatıldım” sözleri, işlenen suçun ağırlığını hafifletmeye yetmiyor...
27 Kasım 2024’te Antalya’da bir apartman dairesinden yükselen silah sesleri, bir annenin hayatını sonlandırdı. Hale Akbaş, altı çocuk annesi genç bir kadındı. Bir pasta kesilecek, mumlar üflenecek ve belki de o evde kısa bir süreliğine mutluluk yaşanacaktı. Ancak o evden yükselen sesler, bir ailenin hayatını sonsuza kadar değiştirdi. Katil zanlısı olarak yargılanan eş Abdullah Poyraz’ın savunması ise toplumun artık sıkça duyduğu bir tabloyu yeniden gözler önüne serdi... Onun ardından geriye kalan en ağır miras ise annesinin akıbetini öğrenmek için kapı eşiğinde çırpınan o küçük kızın çığlığıdır: “Annemi bir kere gösterin bana!” Bu çığlık yalnızca bir evladın acısı değil; toplumun vicdanında açılan derin yaranın da sesidir. Dava dosyasına yansıyan detaylar, olayın sıradan bir “öfke patlaması” olmadığını gösteriyor. Sanığın eşinin çantasına dinleme cihazı yerleştirmesi, şiddetin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sistemli bir psikolojik kuşatma olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, sıkça başvurulan “anlık cinnet” savunmasını da tartışmalı hale getiriyor. Çünkü ortada yalnızca bir kıskançlık krizi değil; kontrol etme arzusu ve sürekli takip üzerine kurulu bir baskı düzeni var. Failin “Mağduriyet” Gömleği, davalarda sıkça karşılaşılan bir tablo da failin mahkeme salonunda “asıl mağdur benim” söylemine sığınmasıdır. Katil zanlısı Abdullah Poyraz’ın “Bir öğretmen babasıyım, zor durumdayım” şeklindeki savunması da suçun ağırlığını kişisel saygınlık perdesiyle örtmeye çalışan bir yaklaşım olarak dikkat çekiyor. Savunmada dile getirilen “aldatılma” iddiası ise hukuk sisteminde zaman zaman bir tür “mazeret” gibi sunulmaya çalışılıyor. Oysa medeni hukukta sadakatsizliğin karşılığı boşanmadır. Ceza hukukunda ise hiçbir iddia, bir insanın yaşam hakkını ortadan kaldırmayı meşru kılamaz. Yarım Kalan Bir Doğum Günü; Olayın en ağır bilançosu ise geride kalan çocuklardır. Devlet korumasına alınan dört küçük çocuk ve annesinin cansız bedenine ulaşmaya çalışan o genç kız… Oysa hukuk açıktır. Sadakatsizlik iddiasının karşılığı boşanmadır; bir insanın yaşam hakkını elinden almak değildir. Hiçbir şüphe, hiçbir kıskançlık ve hiçbir öfke, bir annenin hayatını sona erdirmenin gerekçesi olamaz. Bu olayın en ağır yükünü ise geride kalan çocuklar taşıyor. Bir baba tarafından anneleri öldürülen çocuklar, aynı anda hem annesiz hem de babasız bırakılmış oluyor. Bu yalnızca bir aile dramı değil, kuşaklar boyunca sürebilecek bir toplumsal yaradır. Toplumun beklentisi nettir: Bu tür davalarda “haksız tahrik”, “iyi hal” veya benzeri indirimlerin ardına sığınılmadan adaletin tam anlamıyla tecelli etmesi. Çünkü adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak için değil; geride kalan o çocuklara, toplumun vicdanına ve hayatını kaybeden kadınların hatırasına karşı da bir sorumluluktur. Unutulmamalıdır ki kıskançlık bir cinayet sebebi değil; insan hayatını yok eden bir zihniyetin bahanesidir. Adalet, ancak bu bahanelere kapı kapattığında gerçek anlamını bulacaktır. Bir babanın, annelerini öldürerek çocuklarını hem öksüz hem yetim bırakması, yalnızca bir aile dramı değil; kuşaklar boyunca etkisini sürdürebilecek derin bir toplumsal travmadır. Daha da acısı, Hale Akbaş’ın o gün ilk eşinden olan kızının doğum günü için hazırlık yapıyor olmasıydı. Bir pasta kesilecek, mumlar üflenecek, belki de o evde kısa bir süreliğine tüm dertler unutulacaktı. Ama o evde şimdi yalnızca sessizlik var. Toplumun bu davadan beklentisi oldukça nettir. Böylesine sistematik bir takip ve şiddet sürecinde “haksız tahrik”, “iyi hal” ya da benzeri indirim mekanizmalarının uygulanmaması yönünde güçlü bir beklenti vardır. Verilecek ağırlaştırılmış bir ceza yalnızca bir kişinin cezalandırılması anlamına gelmez; aynı zamanda kıskançlık, sahiplenme ve kontrol duygularını cinayet gerekçesine dönüştüren zihniyete karşı hukukun net bir sınır çizmesi anlamına gelir. Sonuç Olarak İse: Hale Akbaş davası bize bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Kadın cinayetleri çoğu zaman yalnızca bir “öfke patlaması” değildir. Kadını bir birey değil, bir mülk gibi gören zihniyetin kontrol kaybı yaşadığı anlarda ortaya çıkan trajedilerdir. Kıskançlık bir cinayet gerekçesi değildir. Sadakatsizlik iddiası ise bir infaz yetkisi vermez. Bir kadının yaşam hakkı, hiçbir egodan, hiçbir şüpheden, hiçbir sahiplenme duygusundan daha değersiz değildir. Sadece suçluyu cezalandırmak için değil; geride kalan o yetim çocukların kalbinde “hak yerini buldu” duygusunu yeşertebilmek için de vardır. Dileğimiz odur ki adalet, bu davada yalnızca mahkeme salonunda değil; toplumun vicdanında da tecelli etsin. Dilber Köse Akdeniz
O çığlıklar toplumun kanayan yarası, teknolojik Takip, “pişmanım”, “mağdurum” ve “aldatıldım” sözleri, işlenen suçun ağırlığını hafifletmeye yetmiyor...
Hale Akbaş, altı çocuk annesi genç bir kadındı.
Ancak o evden yükselen sesler, bir ailenin hayatını sonsuza kadar değiştirdi.
Katil zanlısı olarak yargılanan eş Abdullah Poyraz’ın savunması ise toplumun artık sıkça duyduğu bir tabloyu yeniden gözler önüne serdi...
Onun ardından geriye kalan en ağır miras ise annesinin akıbetini öğrenmek için kapı eşiğinde çırpınan o küçük kızın çığlığıdır:
“Annemi bir kere gösterin bana!”
Bu çığlık yalnızca bir evladın acısı değil; toplumun vicdanında açılan derin yaranın da sesidir.
Dava dosyasına yansıyan detaylar, olayın sıradan bir “öfke patlaması” olmadığını gösteriyor. Sanığın eşinin çantasına dinleme cihazı yerleştirmesi, şiddetin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sistemli bir psikolojik kuşatma olduğunu ortaya koyuyor.
Bu durum, sıkça başvurulan “anlık cinnet” savunmasını da tartışmalı hale getiriyor. Çünkü ortada yalnızca bir kıskançlık krizi değil; kontrol etme arzusu ve sürekli takip üzerine kurulu bir baskı düzeni var.
Failin “Mağduriyet” Gömleği, davalarda sıkça karşılaşılan bir tablo da failin mahkeme salonunda “asıl mağdur benim” söylemine sığınmasıdır.
Katil zanlısı Abdullah Poyraz’ın “ Bir öğretmen babasıyım, zor durumdayım” şeklindeki savunması da suçun ağırlığını kişisel saygınlık perdesiyle örtmeye çalışan bir yaklaşım olarak dikkat çekiyor.
Savunmada dile getirilen “aldatılma” iddiası ise hukuk sisteminde zaman zaman bir tür “mazeret” gibi sunulmaya çalışılıyor. Oysa medeni hukukta sadakatsizliğin karşılığı boşanmadır.
Yarım Kalan Bir Doğum Günü; Olayın en ağır bilançosu ise geride kalan çocuklardır. Devlet korumasına alınan dört küçük çocuk ve annesinin cansız bedenine ulaşmaya çalışan o genç kız…
Bu olayın en ağır yükünü ise geride kalan çocuklar taşıyor.
Bir baba tarafından anneleri öldürülen çocuklar, aynı anda hem annesiz hem de babasız bırakılmış oluyor.
Toplumun beklentisi nettir: Bu tür davalarda “haksız tahrik”, “iyi hal” veya benzeri indirimlerin ardına sığınılmadan adaletin tam anlamıyla tecelli etmesi.
Çünkü adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak için değil; geride kalan o çocuklara, toplumun vicdanına ve hayatını kaybeden kadınların hatırasına karşı da bir sorumluluktur.
Adalet, ancak bu bahanelere kapı kapattığında gerçek anlamını bulacaktır.
Daha da acısı, Hale Akbaş’ın o gün ilk eşinden olan kızının doğum günü için hazırlık yapıyor olmasıydı.
Ama o evde şimdi yalnızca sessizlik var.
Toplumun bu davadan beklentisi oldukça nettir.
Verilecek ağırlaştırılmış bir ceza yalnızca bir kişinin cezalandırılması anlamına gelmez; aynı zamanda kıskançlık, sahiplenme ve kontrol duygularını cinayet gerekçesine dönüştüren zihniyete karşı hukukun net bir sınır çizmesi anlamına gelir.
Sonuç Olarak İse:
Hale Akbaş davası bize bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:
Kadın cinayetleri çoğu zaman yalnızca bir “öfke patlaması” değildir. Kadını bir birey değil, bir mülk gibi gören zihniyetin kontrol kaybı yaşadığı anlarda ortaya çıkan trajedilerdir.
Kıskançlık bir cinayet gerekçesi değildir.
Sadakatsizlik iddiası ise bir infaz yetkisi vermez.
Bir kadının yaşam hakkı, hiç bir egodan, hiç bir şüpheden, hiç bir sahiplenme duygusundan daha değersiz değildir.
Sadece suçluyu cezalandırmak için değil; geride kalan o yetim çocukların kalbinde “hak yerini buldu” duygusunu yeşertebilmek için de vardır.
Dileğimiz odur ki adalet, bu davada yalnızca mahkeme salonunda değil; toplumun vicdanında da tecelli etsin.
Antalya HABERİ
Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) ve diğer ajanslar tarafından eklenen tüm haberler, sitemizin editörlerinin müdahalesi olmadan ajans kanallarından çekilmektedir. Bu haberlerde yer alan hukuki muhataplar haberi geçen ajanslar olup sitemizin hiç bir editörü sorumlu tutulamaz...
Habere ifade bırak !
Bu habere hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyu Yorumları (0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
