Unuttuklarımızın Gölgesinde
Unuttuklarımızın Gölgesinde
Ne zaman bu kadar yorulduk, hatırlıyor musun? Ve belki de en çok… insan kalmayı unuttuk.
Unuttuklarımızın Gölgesinde
Ne zaman bu kadar yorulduk, hatırlıyor musun?
Hangi gün hızlanalım derken ruhumuzu geride unuttuk, hiç düşündün mü?
Bir yerlere yetişiyoruz ama kendimize geç kalıyoruz sanki.
Adımlarımız aceleci, kalbimiz yorgun…
Ve en acısı, bunun farkına bile varamayacak kadar alıştık bu hâle.
Eskiden insanlar yavaş yürürdü ama derin yaşardı.
Bir çayın buharında sohbet demlenir, bir “gel otur” cümlesinde dostluk kök salardı.
Şimdi hızlı yaşıyoruz… ama hiçbir şeye gerçekten dokunamıyoruz.
Ne bir kalbe, ne bir hatıraya, ne de kendi içimize…
Kaybettiklerimizi konuşalım mı biraz?
Belki hatırlarsak geri gelirler.
Mesela hâlimizi hatırımızı soran cümleleri kaybettik.
“İyi misin?” diyoruz ama cevabı duymaya vaktimiz yok.
O soru artık bir kapı değil, sadece duvara asılmış bir süs gibi.
Kimse kimsenin içine girmiyor, herkes kapının önünden geçip gidiyor.
Sabretmeyi kaybettik.
Her şey hemen olsun istiyoruz.
Hemen sevilsin, hemen anlaşılsın, hemen vazgeçilsin…
Oysa en güzel şeyler beklerken olgunlaşırdı eskiden.
Şimdi dalından erken koparılmış meyveler gibiyiz; rengimiz var ama tadımız eksik.Mahremiyeti kaybettik.
Acımızı da sevincimizi de vitrine koyduk.
Kalbimizin en özel köşeleri bile alkış bekler oldu.
Oysa bazı yaralar sessizlikte iyileşirdi, bazı sevinçler sadece Allah ile kul arasında çiçek açardı.
Şimdi hissetmek için bile şahit arıyoruz.
Büyüklere hürmeti, küçüklere şefkati azalttık.
Bilgi arttı ama edep eksildi.
Herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor.
Herkes kendini anlatıyor, kimse karşısındakini anlamıyor.
Kalpler kalabalıkta kayboldu.
Ve belki de en çok…
insan kalmayı unuttuk.
Birinin acısına bakıp içi gerçekten sızlayan kalpler azaldı.
Bir haber görüyoruz, üzülüyoruz…
Ama bir sonraki kaydırışta unutuyoruz.
Acılar bile ömürlük değil artık;
birkaç saniyelik.
Peki neye dönüştük biz?
Kalabalıklar içinde yalnız insanlara…
Ekranların ışığında kararan kalplere…
Konuşmaların ortasında anlaşılmamış ruhlara…
Ama dur…
Hikâye burada bitmek zorunda değil.
Çünkü değerler bir anda kaybolmaz.
Yavaş yavaş uzaklaşır…
Ve insan isterse, yine yavaş yavaş geri dönebilir.
Belki her şey yeniden şuradan başlar:
Bir büyüğün elini tutup gerçekten hâlini sormaktan,
Bir çocuğun göz hizasına inip dünyasını dinlemekten,
Bir dostu susmadan, bölmeden, acele etmeden dinlemekten…
Belki değerler dediğimiz şey büyük cümlelerde değil,
küçük ama samimi davranışlarda saklıdır.
Dünyayı değiştiremeyebiliriz…
Ama yeniden insan gibi yaşamayı seçebiliriz.
Çünkü değerler kaybolmaz aslında.
Sadece birinin durup,
“Biz neyi unuttuk?” diye sormasını bekler.
Ve belki de bu yazıyı okuyan herkesin kalbinde
o soru şimdi usulca yankılanıyordur.
DOSTUM
Bir zamanlar mânilerimiz vardı
Özlü kalpleri hep duygu sarardı
Dostlar muhabbet kapısı açardı
Gel de dostluk çayı içiver dostum
Sevdalar mâniyle gelirdi dile
Bazen neşe idi, bazen de çile
Sevenler mutluydu sevdiği ile
Sen de birkaç mâni seçiver dostum
Karanlıkta ay ışığı geceler
Nenem derdi ''kurum tuttu bacalar''
Genç kızlara nikâh kıyar hocalar
Olmazsa yârine kaçıver dostum
Kara koyun sürülerde baş koyun
Gariplerin mezarına taş koyun
Perde düşenin gözüne yaş koyun
Gül'e aşk kapısı açıver dostum
Sevgilerimle…
Gülzâre
Gülizar ALTAY
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
