İki kelime, aslında aynı dünyaya açılan iki ayrı kapı.
Seyyah; çok gezen, dolaşan, yeni yerler gören ve gördüklerinden kendisine bir hayat tecrübesi çıkaran insandır. “Seyyah” kelimesi Arapça kökenlidir. Arapçada “seyyâh”, çok gezen, dolaşan kimse anlamına gelir. Osmanlı Türkçesinde de kullanılan bu kelime, günümüzde yerini büyük ölçüde “gezgin” sözcüğüne bırakmıştır.
Gezgin; bir yeri veya birçok yeri görmek, tanımak, keşfetmek ya da farklı amaçlarla dolaşmak için yola çıkan kişidir.
Fakat bana göre gezgin olmak yalnızca valizini hazırlayıp yola çıkmak değildir.
Gezgin olmak bir bakış açısıdır.
Gezgin yeni şehirleri, ülkeleri, kültürleri ve insanları tanımaya çalışır. Doğayı gözlemler, farklı hayatları görür ve kendi dünyasının aslında ne kadar küçük olabileceğini fark eder. Bazen bir şehrin meydanında, bazen küçük bir köy kahvesinde, bazen de hiç tanımadığı bir insanın yüzünde hayatın başka bir gerçeğiyle karşılaşır.
Gezmeyi yaşam biçimi veya önemli bir ilgi alanı hâline getiren insanlar, yolculuğun zahmetlerine ve mahrumiyetlerine de özveriyle katlanırlar. Çünkü bilirler ki yolculuğun güzelliği yalnızca varılacak yerde değil, yolda kazanılan tecrübededir.
Gezen insanın ufku genişler
İlk Çağ’dan günümüze kadar pek çok insan gezmiş, gördüklerini ve öğrendiklerini eserlerinde anlatmıştır.
Eratosthenes, Strabon, Batlamyus, Aristoteles, Thales, Diyojen, Kristof Kolomb, Marco Polo, Birûnî, Evliya Çelebi, İbn Battûta ve Kâtip Çelebi bunlardan yalnızca birkaçıdır.
Onların eserlerine baktığımızda aslında yalnızca coğrafyayı değil, insanı da anlattıklarını görürüz.
Çünkü gezmek, insanı insana yaklaştırır.
Uzun yıllar gezen biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
İnsan farklı yerleri ve beldeleri gezdikçe bilgisini, görgüsünü ve tecrübesini artırır.
Gezen insandan korkmayın.
Çünkü gezen insanın dünyası genişler. Farklı insanları tanıdıkça ön yargıları azalır. Farklı kültürleri gördükçe kendi doğrularını sorgulamaya başlar. Yüreği insan sevgisiyle dolar. Bilgisi arttıkça hoşgörüsü, hoşgörüsü arttıkça erdemi gelişir.
Asıl sorun, gezmeye ve farklılıklara tahammülü olmayan insanlardadır.
Çünkü dünyayı yalnızca kendi penceresinden gören insan, başkasının hayatını anlamakta zorlanır.
Batı yaşlılığın da tadını çıkarıyor
Günümüzde özellikle İskandinav ülkelerinde yaşlı ve hareket kabiliyeti kısıtlı insanların seyahat edebilmesi için önemli imkânlar sağlanıyor. Gemilerle, otobüslerle ve çeşitli ulaşım araçlarıyla seyahat etmelerine yardımcı olunuyor; bazı ülkelerde bu tür seyahatlerin masrafları sigorta sistemleri tarafından karşılanıyor.
İngiltere’de de hareket kabiliyeti ciddi şekilde kısıtlı binlerce insanın, İzlanda gibi soğuk ülkeler de dâhil olmak üzere, farklı ülkelere ve kaplıcalara seyahat ettiğini görüyoruz.
Yurt içi ve yurt dışı gezilerimde Batılı yaşlı insanların dünyadan elini eteğini çekmediğini sık sık görüyorum.
Yaşlı kadınlar ve erkekler güzel kıyafetleriyle, yüzlerinde tebessüm, yanlarında eşleri ve arkadaşlarıyla dünyanın farklı ülkelerini geziyorlar. Meydanlarda oturuyor, müzeleri ziyaret ediyor, restoranlarda yemek yiyor, gemi turlarına katılıyor ve hayatın tadını çıkarmaya devam ediyorlar.
Yaşlanmayı hayatın sonu olarak değil, hayatın başka bir dönemi olarak görüyorlar.
Bizde ise maalesef yaş ilerledikçe insanın hayattan uzaklaşması gerektiği düşüncesi daha yaygın.
Bir kenara çekilmek, evden fazla çıkmamak, dünyadan elini eteğini çekmek ve ölümü beklemek…
Oysa hayat, insanın nefesi devam ettiği sürece devam ediyor.
Seyahat etmek de bir hayat biçimidir
İnandığımız dinin bize yeryüzünü tanımayı, Allah’ın nimetlerinden faydalanmayı ve hayatın güzelliklerini görmeyi öğütleyen yönleri vardır.
Kur’an’da, “Yeryüzünde dolaşın…” şeklindeki ifadelerle insanın yeryüzünü gezip görmesine, geçmiş toplumların hayatından ibret almasına dikkat çekilir.
Hz. Peygamber’e nispet edilen “Seyahat edin, sıhhat bulun.” sözü de kültürümüzde seyahatin insan hayatındaki değerini anlatan güzel ifadelerden biridir.
Öyleyse neden yaşlandığımızda hayatı bırakıyoruz?
Neden “Artık benim yaşım geçti.” diyoruz?
Oysa gezmenin yaşı yoktur.
İnsan gençken yürüyerek, orta yaşta arabayla, ilerleyen yaşlarda gemiyle, trenle veya başka imkânlarla seyahat edebilir.
Önemli olan yola çıkma isteğini kaybetmemektir.
Seyahat kafada başlar
Bana göre bizim en büyük eksiğimiz, seyahati önce kafamızda bitirmemizdir.
“Param yetmez.”
“Yaşım geçti.”
“Yorulurum.”
“Orası çok uzak.”
“Bize göre değil.”
“Artık gezmenin zamanı geçti.”
Bunları söyleyerek daha yola çıkmadan yolculuğu bitiriyoruz.
Oysa seyahat önce insanın kafasında başlar.
Sonra bir karar verilir.
Bir çanta hazırlanır.
Bir kapıdan çıkılır.
Ve ilk adım atılır.
Seyahat kafada başlar, ilk adımla gerçeğe dönüşür.
Ben yıllardır geziyorum.
Her yolculukta yeni bir şehir, yeni bir ülke, yeni bir insan ve yeni bir hikâye tanıyorum.
Ve her dönüşümde aynı şeyi biraz daha iyi anlıyorum:
İnsan ne kadar çok gezerse, dünyanın o kadar büyük; kendi bildiklerinin ise o kadar küçük olduğunu fark ediyor.
Belki de seyahatin insana kazandırdığı en büyük erdem budur:
Bilmediğini fark etmek ve öğrenmeye devam etmek…
Çamlıca Tepesi
İstanbul
