Son günlerde iş insanı Rahmi Koç’a atfedilen sözler üzerinden başlayan tartışma, Türkiye’nin gündemini bir anda yeniden şekillendirdi. Bir kesim sert tepki gösterdi, bir kesim değerlendirme yaptı, bir kesim ise sessiz kaldı. Ancak ortaya çıkan tablo şunu net biçimde gösterdi: Bir söz, bazen bir açıklamadan çok daha fazlasıdır.
Çünkü söz, yalnızca konuşanı değil, toplumu da içine çeker.
Ve bazen bir cümle, yılların biriktirdiği saygınlık algısını bile tartışmaya açabilir.
Tam da burada Hacı Bektaş-ı Veli’nin yüzyıllar öncesinden gelen o güçlü uyarısı yeniden hatırlanır:
"Eline, diline, beline sahip ol."
Bu söz, sadece bireysel ahlakın değil, toplumsal sorumluluğun da özüdür. Çünkü dil, insanın en güçlü ama en tehlikeli araçlarından biridir.
Bir anda yıkar.
Bir anda yükseltir.
Bir anda gündemi değiştirir.
Bugün yaşanan tartışmalar da bize bunu sert bir şekilde hatırlatıyor.
Artık hiçbir söz “nasıl olsa geçer” rahatlığıyla kurulabilecek kadar sıradan değildir. Çünkü her kelime artık kayıt altındadır, her ifade toplumsal bir karşılık bulmaktadır.
Yıllardır hem gazetecilik mesleği içinde hem de UTEF – Uluslararası Tüm Engelliler Federasyonu çatısı altında yürüttüğümüz çalışmalar bize çok net bir gerçeği öğretti: İnsan, yaşadığı hayatla değil; çoğu zaman maruz kaldığı sözlerle de sınanır.
Sahada bulunduğumuz her alanda bunu gördük.
Tekerlekli sandalye ihtiyacı olan bir bireyin gözündeki umut da, bir hasta yatağına ulaşan yardımın yarattığı rahatlama da, bir gıda paketinin bir ailede oluşturduğu nefes alma duygusu da aynı gerçeği gösteriyordu:
İnsan hayatı kırılgandır.
Ve bu kırılganlık, sadece ekonomik ya da fiziksel değildir; aynı zamanda sözle de ilgilidir.
UTEF çatısı altında engelli bireylerle, yaşlılarla, kimsesizlerle ve dezavantajlı gruplarla yürüttüğümüz çalışmalarda şunu net gördük:
İnsanlar yok sayılmaktan da, dışlanmaktan da derin şekilde etkilenir. Ama en çok, yanlış anlaşılmaktan, eksik ya da hatalı bir cümleye sıkıştırılmaktan yorulurlar.
Özellikle dezavantajlı bölgelerde karşılaştığımız kadınların hikâyeleri bu gerçeği daha da görünür kılıyor. Aralarında Kürt kadınlar da vardı, farklı kimliklerden gelen kadınlar da…
Ama hiçbiri tek bir etiketle anlatılacak hayatlar değildi.
Hepsi kendi mücadelesinin içinde ayakta durmaya çalışan gerçek insanlardı.
Bu yüzden bir toplumu birkaç cümleye sıkıştırmak, aslında o toplumu anlamamak demektir.
Ve en tehlikelisi de budur: Anlamadan konuşmak.
Çünkü düşünmeden söylenen bir söz, sadece bir fikri değil, bir toplumsal hassasiyeti de yaralayabilir.
Bugün tartışmaların tam ortasında duran asıl mesele budur.
Sözün ağırlığını fark etmeden konuşmak.
Ve sözün, sadece söyleyene ait olmadığını unutmak.
Rahmetli annem Leman Gebizli’nin hayatım boyunca kulağımdan çıkmayan bir sözü vardır:
"İnsanları sevmek zorunda değilsin ama saygı duymak zorundasın."
Bu cümle bir öğüt değil, bir yaşam sınırıdır.
Çünkü sevgi kişiseldir, ama saygı toplumsaldır.
Sevgi değişebilir, ama saygı bir arada yaşamanın tek garantisidir.
Bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey de budur: Saygının dili.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin asırlar önce söylediği söz ile annemin yıllar önce verdiği öğüt aynı noktada birleşiyor:
İnsanı insan yapan şey, diline sahip olmasıdır.
Ve insanı topluma karşı sorumlu kılan şey, sözünün ağırlığını taşıyabilmesidir.
Bugün yaşanan tartışma geçebilir.
Gündem değişebilir.
Ama geriye tek bir soru kalır:
Söylenen söz, neyi onardı; neyi kırdı?
Ve belki de en önemlisi:
Biz artık konuşmayı mı büyütüyoruz, yoksa düşünmeyi mi kaybediyoruz?
Güldane Kaya Kaçar
