Güldane KAYA KAÇAR
Köşe Yazarı
Güldane KAYA KAÇAR
 

30 AĞUSTOS’TAN BUGÜNE: GÜÇLÜ BİR MİLLET OLMAK

Bir ülkenin tarihindeki bazı günler vardır; üzerinden yıllar geçse de anlamını kaybetmez. Çünkü o günler yalnızca geçmişte yaşananları değil, bugün nasıl bir toplum olduğumuzu ve yarın nasıl bir ülke bırakmak istediğimizi de anlatır. 30 Ağustos benim için böyle bir gündür. Bu tarihi yalnızca bir askeri zafer olarak görmek, 30 Ağustos'un anlamını daraltmaktır. Evet, 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'yle kesin bir zaferle sonuçlandı. Bu zafer, Millî Mücadele'nin askeri bakımdan en önemli dönüm noktalarından biriydi. Ama asıl mesele, o zaferin ardından nasıl bir ülke kurulduğudur. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının mücadelesini yalnızca savaş meydanlarında ararsak, hikâyenin en önemli bölümünü kaçırırız. Onların hedefi, işgalden kurtarılmış bir toprak parçası bırakmak değildi. Hedef, kendi kararını kendi veren, egemenliğini başka bir makama teslim etmeyen, çağdaş bir devlet kurabilen bir millet ortaya koymaktı. Bu nedenle 30 Ağustos'u Cumhuriyet'ten ayrı düşünemem. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla millet iradesi devlet yönetiminin merkezine yerleşti. 30 Ağustos, bağımsızlık mücadelesinin askeri zaferini ortaya koydu. 29 Ekim 1923'te ise Cumhuriyet ilan edilerek yeni devletin yönetim biçimi açıkça belirlendi. Bu üç tarihi yan yana koyduğumuzda karşımıza yalnızca bir savaş tarihi değil, bir devlet ve millet inşa etme iradesi çıkar.   İşte benim 30 Ağustos'a bakışım tam da buradan başlıyor. Bugün bize düşen, o günün insanlarının yaşadığı şartları romantikleştirmek değil; onların hangi sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini anlamaktır. Çünkü onlar, ellerindeki imkânların büyüklüğüne güvenerek yola çıkmadılar. Bir ülkenin geleceğinin başkalarının kararlarına bırakılmaması gerektiğine inandılar. Ve bunu yalnızca söylemekle kalmadılar; bedel ödediler. Bu toprakların kadınları, erkekleri, gençleri, yaşlıları aynı mücadelenin farklı yerlerinde sorumluluk aldı. Cephede savaşan Mehmetçik kadar, cephe gerisinde ailesini ayakta tutan kadın da bu mücadelenin parçasıydı. Bugün adını bilmediğimiz binlerce insanın emeği, fedakârlığı ve cesareti o büyük mücadelenin görünmeyen temel taşlarını oluşturdu. Bu yüzden ben 30 Ağustos'a bakarken yalnızca komutanları değil, bir milletin ortak iradesini görüyorum. Ve buradan bugüne uzanan çok önemli bir soru çıkıyor: Biz bugün ne kadar güçlüyüz? Güçlü olmak yalnızca güçlü bir orduya sahip olmak değildir. Güçlü bir devlet; iyi eğitim veren, bilim üreten, adalete güven sağlayan, gençlerine gelecek sunan, kadınlarının emeğini ve yeteneğini değerlendiren, çocuklarını koruyan, üretim yapan ve kendi ayakları üzerinde durabilen devlettir. Güçlü millet ise birbirini ezerek değil, birbirine omuz vererek güçlenen millettir. İşte Cumhuriyet'in bize öğrettiği en önemli meselelerden biri budur. Kadınımız güçlü olmak zorunda. Erkeğimiz güçlü olmak zorunda. Gencimiz güçlü olmak zorunda. Çocuğumuz güçlü yetişmek zorunda. Ama bu güç yalnızca fiziksel güç değildir. Bilgiyle güçlü olacağız. Ahlakla güçlü olacağız. Saygıyla güçlü olacağız. Adalet duygusuyla güçlü olacağız. Çalışarak, üreterek, sorgulayarak, okuyarak güçlü olacağız. Birbirimizi küçümseyerek değil, birbirimizin elinden tutarak güçleneceğiz. Çünkü bağımsızlığın gerçek anlamı, yalnızca sınırlarımızı korumak değildir. Bir ülkenin kendi geleceğini belirleyebilmesi; eğitimde, bilimde, ekonomide, hukukta ve teknolojide kendi kapasitesini geliştirebilmesi de bağımsızlığın önemli parçalarıdır. Atatürk'ün Cumhuriyet anlayışını yalnızca bir yönetim biçimine indirgemememin nedeni de budur. Cumhuriyet, aynı zamanda insanı merkeze alan bir yurttaşlık anlayışıdır. Bugün Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılındayız. Bu yüzyılda bize düşen görev, geçmişin başarılarıyla övünüp geleceğin sorunlarını görmezden gelmek değildir. Tam tersine, geçmişten aldığımız güçle geleceğin Türkiye'sini kurmaktır. Dünyanın değiştiği bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji değişiyor. Ekonomi değişiyor. Eğitim anlayışı değişiyor. Ülkeler arasındaki rekabetin biçimi değişiyor. Bugünün dünyasında yalnızca tarihini bilmek yetmez. Bilgiye sahip olmak, bilim üretmek, teknolojiyi geliştirmek, gençleri iyi yetiştirmek ve toplumsal dayanışmayı korumak zorundayız. Çünkü Atatürk'ün bizlere bıraktığı Cumhuriyet, bir müze eseri değildir. Yaşayan bir emanettir. Onu korumanın yolu da geçmişi ezberlemekten değil, Cumhuriyet'in temel değerlerini bugünün şartlarında yaşatmaktan geçer. Bir kadın yazar olarak 30 Ağustos'a baktığımda, özellikle kadınların bu ülkenin kuruluşundaki yerini düşünmeden edemiyorum. Çünkü Cumhuriyet'in hikâyesinde kadın yalnızca cephe gerisinde bekleyen biri değildir. Millî Mücadele'nin ağır şartlarında sorumluluk alan, fedakârlık yapan, üreten ve mücadele eden kadınların ardından Cumhuriyet döneminde kadınların eğitim ve toplumsal hayattaki yerini güçlendiren önemli adımlar atıldı. Bu nedenle Cumhuriyet'in kadınlara açtığı alanı küçümsemek, Cumhuriyet'in toplumsal dönüşümünü eksik okumaktır. Bugün bir kız çocuğunun okuyabilmesini, meslek sahibi olabilmesini, kendi hayatı hakkında söz sahibi olabilmesini sıradan bir durum gibi görüyorsak, bunun arkasındaki tarihsel mücadeleyi unutmamalıyız. Ve aynı şeyi erkek çocuklarımız için de söylemeliyiz. Onlara yalnızca güçlü olmayı değil; adil olmayı, sorumluluk almayı, kadınla erkeği birbirinin rakibi değil eşit yurttaşlar olarak görmeyi öğretmeliyiz. Çünkü çağdaş ve güçlü bir Türkiye'yi ancak güçlü bireyler kurabilir. 30 Ağustos'un bende bıraktığı en büyük düşünce budur: Bir milletin gerçek zaferi, yalnızca kazandığı savaşla ölçülmez. O zaferden sonra nasıl bir gelecek kurduğu da önemlidir. Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde kazanılan Büyük Zafer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecinin önünü açtı. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte egemenliğin millete ait olduğu yeni devlet düzeni hukuki bir çerçeveye kavuştu. Bugün bizim görevimiz ise bu tarihi yalnızca alkışlamak değil, ondan sorumluluk çıkarmaktır. Çocuklarımıza iyi bir eğitim bırakmak. Gençlerimize umut bırakmak. Belki de Cumhuriyet'e sahip çıkmanın en anlamlı yollarından biri, bugün bir çocuğun eğitimine, bir gencin geleceğine dokunabilmektir. Biz UTEF (Uluslararası Tüm Engelliler Yaşlılar Kimsesizler Federasyonu) olarak, imkânları sınırlı öğrencilerimizin eğitimlerini sürdürebilmeleri için burs ve çeşitli destek çalışmalarına önem veriyoruz. Çünkü biliyoruz ki bir gencin eğitimine yapılan katkı, yalnızca bir öğrencinin hayatını değil, yarının Türkiye'sini de güçlendirir. Kadınlarımıza eşit ve güvenli bir gelecek bırakmak. Üreten, düşünen, sorgulayan bir toplum bırakmak. Hukukun üstünlüğüne, bilime ve akla değer veren bir ülke bırakmak. Ve en önemlisi, Cumhuriyet'i gelecek kuşaklara daha güçlü teslim etmek. Çünkü bize bırakılan vatan yalnızca bizim değildir. Bizden sonra gelecek çocukların da vatanıdır. İşte bu nedenle 30 Ağustos benim için yalnızca geçmişe dönüp “Ne büyük zaferdi” deme günü değildir. Aynı zamanda kendimize dönüp şu soruyu sorma günüdür: Bu ülke için bugün biz ne yapıyoruz? Kadınımızla, erkeğimizle, gencimizle, çocuğumuzla; hep birlikte daha güçlü olmak zorundayız. Çünkü bağımsızlık yalnızca kazanılmaz. Her nesil onu yeniden hak eder. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Mücadele'nin bütün kahramanlarını ve bu vatan uğruna hayatını veren tüm şehitlerimizi saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun. Cumhuriyetimizin ışığı yolumuzu aydınlatmaya devam etsin.   Gazeteci-Yazar Güldane Kaya Kaçar
Ekleme Tarihi: 29 Ağustos 2026 -Cumartesi

30 AĞUSTOS’TAN BUGÜNE: GÜÇLÜ BİR MİLLET OLMAK

Bir ülkenin tarihindeki bazı günler vardır; üzerinden yıllar geçse de anlamını kaybetmez. Çünkü o günler yalnızca geçmişte yaşananları değil, bugün nasıl bir toplum olduğumuzu ve yarın nasıl bir ülke bırakmak istediğimizi de anlatır.
30 Ağustos benim için böyle bir gündür.
Bu tarihi yalnızca bir askeri zafer olarak görmek, 30 Ağustos'un anlamını daraltmaktır. Evet, 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'yle kesin bir zaferle sonuçlandı. Bu zafer, Millî Mücadele'nin askeri bakımdan en önemli dönüm noktalarından biriydi.
Ama asıl mesele, o zaferin ardından nasıl bir ülke kurulduğudur.
Çünkü Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının mücadelesini yalnızca savaş meydanlarında ararsak, hikâyenin en önemli bölümünü kaçırırız.
Onların hedefi, işgalden kurtarılmış bir toprak parçası bırakmak değildi.
Hedef, kendi kararını kendi veren, egemenliğini başka bir makama teslim etmeyen, çağdaş bir devlet kurabilen bir millet ortaya koymaktı.
Bu nedenle 30 Ağustos'u Cumhuriyet'ten ayrı düşünemem.
23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla millet iradesi devlet yönetiminin merkezine yerleşti. 30 Ağustos, bağımsızlık mücadelesinin askeri zaferini ortaya koydu. 29 Ekim 1923'te ise Cumhuriyet ilan edilerek yeni devletin yönetim biçimi açıkça belirlendi.
Bu üç tarihi yan yana koyduğumuzda karşımıza yalnızca bir savaş tarihi değil, bir devlet ve millet inşa etme iradesi çıkar.
 
İşte benim 30 Ağustos'a bakışım tam da buradan başlıyor.
Bugün bize düşen, o günün insanlarının yaşadığı şartları romantikleştirmek değil; onların hangi sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini anlamaktır.
Çünkü onlar, ellerindeki imkânların büyüklüğüne güvenerek yola çıkmadılar.
Bir ülkenin geleceğinin başkalarının kararlarına bırakılmaması gerektiğine inandılar.
Ve bunu yalnızca söylemekle kalmadılar; bedel ödediler.
Bu toprakların kadınları, erkekleri, gençleri, yaşlıları aynı mücadelenin farklı yerlerinde sorumluluk aldı. Cephede savaşan Mehmetçik kadar, cephe gerisinde ailesini ayakta tutan kadın da bu mücadelenin parçasıydı. Bugün adını bilmediğimiz binlerce insanın emeği, fedakârlığı ve cesareti o büyük mücadelenin görünmeyen temel taşlarını oluşturdu.
Bu yüzden ben 30 Ağustos'a bakarken yalnızca komutanları değil, bir milletin ortak iradesini görüyorum.
Ve buradan bugüne uzanan çok önemli bir soru çıkıyor:
Biz bugün ne kadar güçlüyüz?
Güçlü olmak yalnızca güçlü bir orduya sahip olmak değildir.
Güçlü bir devlet; iyi eğitim veren, bilim üreten, adalete güven sağlayan, gençlerine gelecek sunan, kadınlarının emeğini ve yeteneğini değerlendiren, çocuklarını koruyan, üretim yapan ve kendi ayakları üzerinde durabilen devlettir.
Güçlü millet ise birbirini ezerek değil, birbirine omuz vererek güçlenen millettir.
İşte Cumhuriyet'in bize öğrettiği en önemli meselelerden biri budur.
Kadınımız güçlü olmak zorunda.
Erkeğimiz güçlü olmak zorunda.
Gencimiz güçlü olmak zorunda.
Çocuğumuz güçlü yetişmek zorunda.
Ama bu güç yalnızca fiziksel güç değildir.
Bilgiyle güçlü olacağız.
Ahlakla güçlü olacağız.
Saygıyla güçlü olacağız.
Adalet duygusuyla güçlü olacağız.
Çalışarak, üreterek, sorgulayarak, okuyarak güçlü olacağız.
Birbirimizi küçümseyerek değil, birbirimizin elinden tutarak güçleneceğiz.
Çünkü bağımsızlığın gerçek anlamı, yalnızca sınırlarımızı korumak değildir. Bir ülkenin kendi geleceğini belirleyebilmesi; eğitimde, bilimde, ekonomide, hukukta ve teknolojide kendi kapasitesini geliştirebilmesi de bağımsızlığın önemli parçalarıdır.
Atatürk'ün Cumhuriyet anlayışını yalnızca bir yönetim biçimine indirgemememin nedeni de budur.
Cumhuriyet, aynı zamanda insanı merkeze alan bir yurttaşlık anlayışıdır.
Bugün Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılındayız.
Bu yüzyılda bize düşen görev, geçmişin başarılarıyla övünüp geleceğin sorunlarını görmezden gelmek değildir.
Tam tersine, geçmişten aldığımız güçle geleceğin Türkiye'sini kurmaktır.
Dünyanın değiştiği bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji değişiyor. Ekonomi değişiyor. Eğitim anlayışı değişiyor. Ülkeler arasındaki rekabetin biçimi değişiyor.
Bugünün dünyasında yalnızca tarihini bilmek yetmez.
Bilgiye sahip olmak, bilim üretmek, teknolojiyi geliştirmek, gençleri iyi yetiştirmek ve toplumsal dayanışmayı korumak zorundayız.
Çünkü Atatürk'ün bizlere bıraktığı Cumhuriyet, bir müze eseri değildir.
Yaşayan bir emanettir.
Onu korumanın yolu da geçmişi ezberlemekten değil, Cumhuriyet'in temel değerlerini bugünün şartlarında yaşatmaktan geçer.
Bir kadın yazar olarak 30 Ağustos'a baktığımda, özellikle kadınların bu ülkenin kuruluşundaki yerini düşünmeden edemiyorum.
Çünkü Cumhuriyet'in hikâyesinde kadın yalnızca cephe gerisinde bekleyen biri değildir.
Millî Mücadele'nin ağır şartlarında sorumluluk alan, fedakârlık yapan, üreten ve mücadele eden kadınların ardından Cumhuriyet döneminde kadınların eğitim ve toplumsal hayattaki yerini güçlendiren önemli adımlar atıldı.
Bu nedenle Cumhuriyet'in kadınlara açtığı alanı küçümsemek, Cumhuriyet'in toplumsal dönüşümünü eksik okumaktır.
Bugün bir kız çocuğunun okuyabilmesini, meslek sahibi olabilmesini, kendi hayatı hakkında söz sahibi olabilmesini sıradan bir durum gibi görüyorsak, bunun arkasındaki tarihsel mücadeleyi unutmamalıyız.
Ve aynı şeyi erkek çocuklarımız için de söylemeliyiz.
Onlara yalnızca güçlü olmayı değil; adil olmayı, sorumluluk almayı, kadınla erkeği birbirinin rakibi değil eşit yurttaşlar olarak görmeyi öğretmeliyiz.
Çünkü çağdaş ve güçlü bir Türkiye'yi ancak güçlü bireyler kurabilir.
30 Ağustos'un bende bıraktığı en büyük düşünce budur:
Bir milletin gerçek zaferi, yalnızca kazandığı savaşla ölçülmez. O zaferden sonra nasıl bir gelecek kurduğu da önemlidir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde kazanılan Büyük Zafer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecinin önünü açtı. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte egemenliğin millete ait olduğu yeni devlet düzeni hukuki bir çerçeveye kavuştu.
Bugün bizim görevimiz ise bu tarihi yalnızca alkışlamak değil, ondan sorumluluk çıkarmaktır.
Çocuklarımıza iyi bir eğitim bırakmak.
Gençlerimize umut bırakmak.
Belki de Cumhuriyet'e sahip çıkmanın en anlamlı yollarından biri, bugün bir çocuğun eğitimine, bir gencin geleceğine dokunabilmektir. Biz UTEF (Uluslararası Tüm Engelliler Yaşlılar Kimsesizler Federasyonu) olarak, imkânları sınırlı öğrencilerimizin eğitimlerini sürdürebilmeleri için burs ve çeşitli destek çalışmalarına önem veriyoruz. Çünkü biliyoruz ki bir gencin eğitimine yapılan katkı, yalnızca bir öğrencinin hayatını değil, yarının Türkiye'sini de güçlendirir.
Kadınlarımıza eşit ve güvenli bir gelecek bırakmak.
Üreten, düşünen, sorgulayan bir toplum bırakmak.
Hukukun üstünlüğüne, bilime ve akla değer veren bir ülke bırakmak.
Ve en önemlisi, Cumhuriyet'i gelecek kuşaklara daha güçlü teslim etmek.
Çünkü bize bırakılan vatan yalnızca bizim değildir.
Bizden sonra gelecek çocukların da vatanıdır.
İşte bu nedenle 30 Ağustos benim için yalnızca geçmişe dönüp “Ne büyük zaferdi” deme günü değildir.
Aynı zamanda kendimize dönüp şu soruyu sorma günüdür:
Bu ülke için bugün biz ne yapıyoruz?
Kadınımızla, erkeğimizle, gencimizle, çocuğumuzla; hep birlikte daha güçlü olmak zorundayız.
Çünkü bağımsızlık yalnızca kazanılmaz.
Her nesil onu yeniden hak eder.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Mücadele'nin bütün kahramanlarını ve bu vatan uğruna hayatını veren tüm şehitlerimizi saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Cumhuriyetimizin ışığı yolumuzu aydınlatmaya devam etsin.
 
Gazeteci-Yazar Güldane Kaya Kaçar
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kalpgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.