KURBANIN TARİH BOYUNCA DEĞİŞMEYEN ANLAMI
Bir Kurban Bayramı daha geçti...
Kimi evladına sarıldı, kimi dostuyla hasret giderdi, kimi de sessizce kabristan yolunu tuttu.
Kimi de evde içinde Bayramı acısıyla tatlısıyla yaşamaya çalışır.
Bize her gün bayram... der.
Bayramlar böyledir; sevinci de hüznü de aynı sofrada buluşturur.
Şimdi geriye kalan, gönüllerimizde bıraktığı izler ve bir sonraki bayrama kavuşma duasıdır.
Rabbim sağlık, huzur ve mutluluk içerisinde bizleri yeniden nice bayramlara eriştirsin.
Kurban denildiğinde çoğumuzun aklına Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gelir.
Oysa kurban, insanlık tarihinin en eski ve en evrensel davranışlarından biridir.
Farklı coğrafyalarda, farklı medeniyetlerde ve farklı inanç sistemlerinde kurban, insanın kutsalla kurmaya çalıştığı bağın bir ifadesi olarak karşımıza çıkar.
Dinler tarihine göre kurbanlar genel olarak iki grupta incelenir:
Kanlı kurbanlar ve kansız kurbanlar.
Kanlı kurbanlar; insan veya hayvan gibi canlı varlıkların kutsal kabul edilen güçlere adanmasını ifade eder.
Tarihin bazı dönemlerinde insan kurbanları da görülmüştür.
Özellikle Orta Amerika'nın Maya ve Aztek toplumlarında savaş esirlerinin tanrılara sunulduğu bilinmektedir.
İnsanlık tarihinin karanlık sayfalarında yer alan bu uygulamalar, kutsala ulaşma arzusunun zaman zaman nasıl yanlış yorumlandığını göstermektedir.
Daha yaygın olan ise hayvan kurbanlarıdır.
Antik Mısır'da yapılan kazılar, yalnızca evcil hayvanların değil, bazı dönemlerde vahşi hayvanların da kurban edildiğini ortaya koymuştur.
Eski Türklerde ise özellikle bahar şölenlerinde ve önemli devlet törenlerinde at kurbanları dikkat çekmektedir.
Çünkü insanlar çoğu zaman en kıymet verdikleri varlıkları kutsal olana sunmayı tercih etmişlerdir.
İslamiyet ise kurban anlayışına bambaşka bir anlam kazandırmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssasında Allah Teâlâ, insan kurbanını değil teslimiyeti esas almıştır.
Hz. İsmail'in yerine bir koçun kurban edilmesi, yalnızca bir ibadet şeklinin değil, aynı zamanda insanlık vicdanının da yeniden inşasıdır.
Böylece kurbanın özü, can almak değil; Allah'a bağlılığı, sadakati ve teslimiyeti göstermek olmuştur.
Tarih boyunca yalnızca kanlı kurbanlar değil, kansız kurbanlar da uygulanmıştır.
Eski Mısır'da mezarlara bırakılan yiyeceklerin ölülerin ruhlarını beslediğine inanılırdı.
Bazı pagan toplumlarında şarap ve çeşitli içecekler kutsal kabul edilen mekânlara dökülürdü.
Asya kültürlerinde güzel kokular, tütsüler ve çeşitli adaklar kutsala sunulurdu.
Yahudi geleneğinde de "koku kurbanları" önemli bir yer tutmuştur.
Hoş kokuların göğe yükselirken duaları da beraberinde taşıdığına inanılmıştır.
Bugün modern dünyada bile bu eski geleneklerin izlerini görmek mümkündür.
Anıtlara bırakılan çelenkler, mezarlara konulan çiçekler, saygı ve minnet adına yapılan sembolik sunular; geçmişin kansız kurban anlayışlarının kültürel yansımaları olarak değerlendirilebilir.
Aslında kurbanın özü hiçbir zaman değişmemiştir.
İnsan, değer verdiği bir şeyi daha yüce kabul ettiği bir amaç uğruna sunar.
Kimi zaman bir hayvan, kimi zaman bir adak, kimi zaman da nefsinden vazgeçme iradesi...
Belki de bu yüzden kurbanın en büyük anlamı bıçağın ete değmesinde değil, insanın kalbine dokunmasındadır.
Çünkü Allah'ın istediği et ve kan değildir; samimiyet, merhamet ve takvadır.
Bayramlar geçer, sofralar toplanır, yollar sakinleşir.
Ancak paylaşmanın, yardımlaşmanın ve gönüllere dokunmanın bıraktığı iz kalır.
Kurbanın gerçek hikmeti de burada gizlidir:
Kurban edilen yalnızca bir hayvan değil; kibir, bencillik, hırs ve sevgisizlik olmalıdır.
İnsanlık tarihi boyunca değişen kurban şekilleri olmuştur; fakat değişmeyen tek gerçek, insanın iyiliğe, paylaşmaya ve kutsala yönelme arzusudur.
Bayramlar biter...
Ama gönülden gönüle kurulan köprüler kalır.
Yüce Allah hepimize sağlık, huzur ve afiyet içinde nice hayırlı bayramlara erişmeyi nasip etsin, sevdiklerimizle birlikte nice bayramlar çıkarsın.

Araştırmacı Tarihçi Dilber KÖSE
