Dilber KÖSE
Köşe Yazarı
Dilber KÖSE
 

SEVGİ NEYDİ? Marmaris'in Son Durağında Veda

    SEVGİ NEYDİ? Anne ve Babanın İlk Evladının Izdıraplı Hikâyesi Desek... Geçtiğimiz Çarşamba günü,  Abdullah abiyi Hakk’a uğurladık. Son görevimizi yapmak üzere mezarlıkta buluştuk. Kardeşler bir aradaydı. Her biri mezarın başında, ellerinde küreklerle toprağı Abdullah abinin üzerine bıraktı. Kürekten düşen her toprak, yüreğimize ayrı bir acı gibi oturdu. Her avuç toprakta gözyaşı vardı. Ama o gün mezarın başında yalnızca bir insanı toprağa vermedik. Bir hayatı, bir ömrü, yaşanmışlıkları ve yaşanamamışlıkları da düşündük. Ve aklıma bir soru takıldı: Sevgi neydi? Sevgi, iyilikti. Sevgi, dostluktu. Sevgi, paylaşmaktı. Ama en önemlisi emekti. Çünkü sevgi yalnızca bir duygu değildi. Bir insanın başka bir insan için gösterdiği çaba, fedakârlık, yanında oluşu ve hayatına dokunuşuydu. O halde sormak gerekiyor: Sevgi emekti de herkes sevdiğine emek verebildi mi? Ya emek olmayınca sevgi de eksiliyor muydu? Sanırım öyle… --- Bir aile, on bir-on iki çocuk… Yıllar önce bir çift evlenmiş. Ardından neredeyse her yıl bir çocukları olmuş. Bir kız, bir oğlan… Bir kız, bir oğlan… Derken on bir, belki on iki çocuk… Hayat onları farklı yerlere savurmuş. Kimi okumuş, profesör olmuş. Kimi öğretmen olmuş. Kimi elektrikçi olmuş. Kimi okumamış ama bir zanaat öğrenmiş, kendi işinin sahibi olmuş. Kimileri uzaklarda kalmış, kimileri baba ocağının çevresinde yaşamaya devam etmiş. Her biri kendi hayatını kurmuş. Fakat bir çocuk vardı ki onun hikâyesi diğerlerinden farklıydı. Babası askere giderken onu annesine bırakmış. Anne bakamayınca çocuğu büyükanne ve büyükbabasına bırakmışlar. Çocuk, babaannesinin ve dedesinin yanında büyümüş. Anne ve baba ise onun çocukluğuna, gençliğine, becerilerine, hayallerine yeterince tanıklık edememiş. Ağladığını görmemişler. Sevincine ortak olamamışlar. Başardığında yanında olamamışlar. Bir evlat için en önemli yıllar gelip geçmiş. Anne ve baba, biyolojik olarak anne-baba olarak kalmışlar belki ama anne-babalığın emeği başka ellerde verilmiş. O çocuk, babaannesi ve dedesiyle büyümüş. Amcası ve yengesi de ona zaman zaman anne-babalık yapmış. Tarlada, tapanda, kışta, yazda çalışmış. Hayatın yükünü küçük yaşlarda omuzlamış. Çok çalışmış. Çok kazanmış. Ama kazandığı parayı biriktirmeyi beceremediğini kendisi anlatırmış. Hatta bir gün şöyle dediği söylenir: “Ben zamanında öyle çok para kazandım ki Konyaaltı Caddesi'nden bir daire değil, bir apartman alacak kadar param oldu. Ama tutmasını beceremedim.” Belki parayı tutamadı ama insanları tutmayı bildi. Askere giden, ailesinden para alamayan gençlere para gönderdi. Evlenmek isteyenlerin eksiğini tamamlamaya çalıştı. Birilerinin düğününde, birilerinin nişanında, birilerinin dara düştüğü günlerde yanında oldu. Kendisine yapılmayanı başkalarına yaptı. Belki çocukluğunda görmediği sevgiyi, hayatı boyunca başkalarına vermeye çalıştı... --- 55 yaşında yeniden başlayan bir hayat Abdullah abi 55 yaşına geldiğinde hayatına bir kadın girdi. Komşuya gelen bir hanımla tanıştırıldı. “Olur mu, olmaz mı?” derken sohbet başladı. Abdullah abi: “Benim bir ceketim var, bir de emekli maaşım…” dedi. Hanımefendi de: “Benim de emekli maaşım var. Sağlıkçıyım. İki emekli maaşıyla geçinebiliriz.” dedi. Ve kısa bir arkadaşlığın ardından evlendiler. Belki gençlik aşklarının peşinden gitmediler. Çünkü belli bir yaştan sonra insanın aradığı yalnızca aşk değildir. Bir lokma ekmek paylaşacağı, iki kelime sohbet edeceği, aynı evin içinde bir nefes duyacağı, “Ben buradayım.” diyecek bir hayat arkadaşına ihtiyaç duyar insan. Abdullah abi de böyle bir hayat kurdu. Eşinin çocuklarını kendi çocukları gibi gördü. Torunlarını torunu bildi. Özellikle büyük kızının oğlunun ona “Dede” diye sarılışını ayrı bir sevgiyle karşıladı. Torunları da onu çok sevdi. Ve biz, onun son görevinde bütün bunları bir kez daha gördük... --- İlk geliş ve bir kahvaltının anlattıkları Evlendikten yaklaşık bir ay sonra baba ocağına geldiler. Yengeyi ilk kez görecektik. Evde hummalı bir hazırlık başladı. “Acaba nasıl biri?” “Bizi kabul eder mi?” “Abimizden biraz büyükmüş, ne düşünür?” Binbir soru… Sonra geldiler. Genç bir kadın beklerken orta yaşlı, cana yakın, hoş sohbet bir hanımla karşılaştık. O gece çaylarımızı içtik, sohbet ettik. Yataklar serildi. “İyi uykular, renkli rüyalar görün. İlk kez geldiğiniz evde güzel rüyalar görürsünüz, çoğu da çıkar.” dedik. Sabah kahvaltı hazırladık. Kızarmış ekmek, domates, salatalık, söğüş, üzerine zeytinyağı ve limon… Yanında maydanoz… Yenge kahvaltı sofrasını görünce mutlu oldu. “Bunları bizim için mi hazırladınız?” diye sordu. “Elbette sizin için hazırladık.” dedik. Oysa biz kahvaltımızı daha erken yapardık. Sohbet uzadı. “Tuzu verir misin?” “Limonu uzatır mısın?” “Bir parça ekmek alabilir miyim?” Derken kahvaltı, kahve tadında bir sohbete dönüştü. Yenge, Abdullah abiyle nasıl tanıştıklarını anlattı. İkisinin de düşüncesi aynıydı: Bu yaştan sonra insanın aradığı büyük laflar değil, hayatı paylaşacağı bir yol arkadaşıydı. --- Kabul etmek kolay olmadı, Sonra hep birlikte baba ocağına gittik. Kayınvalidem yengeye bir bilezik taktı. Ardından bir seccade, bir eşarp ve bir tesbih verdi. “Siz  artık marmaris moderin insanların içindesiniz. Bu taraftan gelen giden olur. Namaz kılan olursa seccademizi, eşarbımızı kullanır; duasına biz de nail oluruz.” dedi. Belki o gün söylenen bazı sözler hoşlarına gitmedi. Bu yaştan sonra yapılan evliliği herkes kabullenemedi. Ama hayat bazen insanlara düşündüklerini değil, ihtiyaç duyduklarını verir. Bir süre sonra gittiler. Ege'de yaşamaya devam ettiler. Ve yıllar geçti. --- O telefon… Sabahın erken saatlerinde telefon çaldı. Bilirsiniz… Geç vakit ya da sabahın erken saatlerinde çalan telefon insanın yüreğini hoplatır. “Anneye, babaya bir şey mi oldu?” “Kardeşe bir şey mi oldu?” “Uzakta yaşayan bir yakınımıza bir şey mi oldu?” Telefonu açtık. Yengenin sesi ağlıyordu. Hıçkırıklar arasında: “Abinizi kaybettim… Kocam gitti… Melek gibi adam gitti… Herkesin sevdiği, saydığı adam gitti. Ben yalnız kaldım. Ben şimdi ne yapacağım?” Bir an sustuk. Ne diyeceğimizi bilemedik. Sonra: “Abdullah abiyi kaybettik…” dediğimizde dünyanın bütün sesleri sanki sustu. Başımız sağ olsun… Peki cenazeyi nereye götürecektik? Ege'ye mi? Buraya mı? Bu soru daha da acıydı. Çünkü yıllarca sağlığında yanında olamamıştık. Şimdi ölüsüne mi sahip çıkacaktık? Kadim geleneklerimizden, büyüklerimizden öğrendiğimiz gibi: “Bu konuda söz sahibi yengemizindir.Yengemiz ne derse o olsun.” dedik. Yengemiz: “Burada kalsın. Bayramlarda, seyranlarda, cumalarda gider ziyaret ederim. Ben de öldüğümde onun yanına gömülürüm. Oraya gidip gelmek zor olur. Abdullah abiniz burada yatsın.” dedi. Haklıydı. Kardeşler toplandı. Başka illerde olanlar, burada olanlar… Herkes yetişmeye çalıştı. İkindi ezanından yarım saat önce mezarlıktaydık. Komşuları gerekli işlemleri yapmıştı. Biz ise birbirimize sarılıp bekledik. --- Abdullah abi herkesin hayatına dokunmuştu Yengenin acısı elbette bizim acımızdan çok daha büyüktü. Ama o gün Abdullah abinin ne kadar çok insanın hayatına dokunduğunu gördük. Dostları oradaydı. Çalıştığı iş yerinin personeli oradaydı. Genel müdürü oradaydı. Çalışma arkadaşları oradaydı. Hatta belediye başkanı bile oradaydı. Herkesin söylediği cümle neredeyse aynıydı: “Abdullah abinin hepimizde emeği vardır.” Birinin düğününde, birinin nişanında, birinin ölümünde, birinin zor gününde… Hep bir şekilde yanında olmuştu. “Abdullah abinin olduğu yerde kavga biter, hüzün varsa neşe gelir, bitmeyen işler bir anda çözülürdü.” dediler. İşte o zaman bir kez daha düşündüm: Sevgi emekti. Ve Abdullah abi, kendisine verilmeyen emeği başkalarına vermişti... --- Annesinin verdiği eşarp… Sonra bir ayrıntı daha çıktı ortaya. Abdullah abi fenalaşınca ambulans çağrılmış. Sağlık ekipleri müdahale etmiş. Ama ne yazık ki kurtarılamamış. Yenge feryat figan: “Nasıl olur? Tahlilleri iyiydi. Her şeyi temizdi.” diye ağlamış. Komşular, yakınları onu sakinleştirmeye çalışmış. Sonra cenaze hazırlığı sırasında birisi: “Çenesini bağlamak için bir eşarp ver.” demiş. İşte o anda annenin yıllar önce verdiği eşarp geldi aklımıza. Hani o ilk gelişlerinde yengeye verilen eşarp… Yıllar sonra o eşarp Abdullah abinin çenesini bağladı. Ve onunla birlikte mezara gitti. Belki de anne ile oğul, yıllar sonra ilk defa böyle bir yerde buluştular. İnsan bunu düşününce ne diyeceğini bilemiyor. --- Sevgi neden emek ister? Hayat böyle bir şey işte… Yaşarken birbirimize söyleyecek çok sözümüz oluyor. “Sen, ben…” diye konuşuyoruz. Oysa sen ve ben diye diye ömrümüzü tüketiyoruz. Halbuki “biz” olmayı öğrenebilsek… Bir insanın yanında olmak, çocuğunun elinden tutmak, ağladığında gözyaşını silmek, başardığında onunla gurur duymak, hastalandığında başucunda beklemek, kısacası hayatına emek vermek… İşte sevgi biraz da budur. Sözde üçü, yedisi, kırkı, elli ikisi var mı, yok mu tartışılır. Ama insanların acısı düştüğü eve gitmek için vardır bu buluşmalar. Ateş düşen evin yanında olmak, acıya ortak olmak, “Yalnız değilsin.” diyebilmek için… Fakat ne yazık ki bugün ne üçünde giden var ne yedisinde. Kırkında, elli ikisinde kim gelir, kim bilir? Bizler de büyüklerimizden gördüğümüz kadarıyla kendi evimizde bir şeyler yapıp “Ruhuna gitsin.” diyoruz. --- Ya o çocuk? Bütün bunların ardından zihnimde tek bir soru kaldı: Bir çocuk, anne ve babası tarafından büyükanne ve büyükbabasına bırakılacak kadar yalnız bırakılmayı hak eder mi? Madem bebekken bırakıldı, çocukken alınamaz mıydı? Madem çocukken alınmadı, gençliğinde sahip çıkılamaz mıydı? Bir evladın büyümesini uzaktan seyretmek, onun hayatına dokunmamak, başarılarını görmemek, ağladığında yanında olmamak… Bunun telafisi var mı? Belki o çocuk büyüdü. Kendi ayakları üzerinde durdu. Çalıştı. Kazandı. Kaybetti. Yeniden başladı. Başka insanlara kol kanat gerdi. Ama insan kaç yaşına gelirse gelsin, içinde bir çocuk taşır. O çocuk bazen bir “Anne” der. Bazen bir “Baba”… Ve bazen yıllarca cevap bekler. --- Sevgi emektir… O gün mezarlıkta Abdullah abiyi toprağa verirken çok şey düşündüm. Hayatın ne kadar kısa olduğunu… İnsanların birbirine ne kadar kolay küstüğünü… Birbirlerinden ne kadar kolay uzaklaştığını… Ve en önemlisi, sevgiyi nasıl ertelediğimizi… Sevgiyi raflara kaldırmışız. Şefkati derin dondurucuya koymuşuz. “Sonra yaparım.” “Sonra ararım.” “Sonra giderim.” “Sonra konuşuruz.” diye diye yılları tüketmişiz. Sonra bir gün telefon çalıyor. Bir ses: “Abinizi kaybettik.” diyor. Ve bütün “sonra”lar bitiyor. İşte o zaman anlıyoruz: Sevgi, sadece söylemek değildir. Sevgi emektir. Bir çocuğun başını okşamaktır. Bir anneye sarılmaktır. Bir babanın elini tutmaktır. Bir kardeşin kapısını çalmaktır. Bir dostun zor gününde yanında olmaktır. Bir insanın hayatına dokunmaktır. Çünkü insan öldüğünde arkasında bıraktığı en büyük miras malı, mülkü, parası değildir. İnsanların yüreğinde bıraktığı izdir. Abdullah abi de böyle bir iz bıraktı. Ama bu hikâyenin en acı tarafı şuydu: Kendisine verilmeyen sevgiyi, başkalarına vermeyi başarmıştı. Ve belki de hayat bize son kez şunu hatırlatıyordu: Sevgi ertelenmez. Emek ertelenmez. Anne-babalık ertelenmez. Çünkü bazı insanlar hayattayken bir telefon kadar uzağımızdadır. Öldüklerinde ise bir mezar kadar uzağımızda… Ve insan bazen bir mezarın başında, yıllar önce vermediği bir sarılmanın acısını yaşar. Sevgi neydi? Sevgi iyilikti. Sevgi dostluktu. Sevgi paylaşmaktı. Ama en önemlisi: SEVGİ EMEKTİ. Abdullah abi herkesin hayatına dokunmuştu Abdullah abi emekli olduktan sonra da yıllarca çalıştığı aynı iş yerinde yeniden çalışmaya devam etmişti. O gün cenazesinde; çalıştığı iş yerinin Genel Müdürü, işletme sahibi, bütün personeli, çalışma arkadaşları ve hatta Belediye Başkanı dahi oradaydı. Her birinin ağzından birbirinden güzel sözler döküldü. Hepsinin söylediği ortak bir cümle vardı: “Abdullah abi bizim için candı.” Onu anlatırken yalnızca bir çalışma arkadaşından söz etmiyorlardı. Çünkü Abdullah abi, bulunduğu her yerde birlik ve beraberliği sağlayan, insanlar arasında köprü kuran biriydi. Nerede bir boşluk varsa onu doldurandı. Nerede bir ayrılık varsa insanları yeniden buluşturandı. Nerede bir hüzün varsa oraya neşe getirendi. Nerede bir iş yarım kalmışsa elini uzatıp tamamlayandı. Birinin düğününde, birinin nişanında, birinin zor gününde, birinin ölümünde hep yanlarında olmuştu. Bu yüzden herkes aynı şeyi söylüyordu: “Abdullah abinin yeri asla doldurulamaz.” O gün mezarlıkta yalnızca bir insanın ardından gözyaşı dökülmedi. Onun dokunduğu hayatlar, iyilikleri, dostlukları ve bıraktığı izler de hep birlikte uğurlandı. İşte o zaman bir kez daha düşündüm: Sevgi emekti. Ve Abdullah abi, kendisine verilmeyen emeği başkalarına vermeyi başarmıştı. Araştırmacı Tarihçi Yazar Gazeteci               Dilber Köse  
Ekleme Tarihi: 08 Ağustos 2026 -Cumartesi

SEVGİ NEYDİ? Marmaris'in Son Durağında Veda

 

 


SEVGİ NEYDİ?
Anne ve Babanın İlk Evladının Izdıraplı Hikâyesi Desek...
Geçtiğimiz Çarşamba günü,  Abdullah abiyi Hakk’a uğurladık.
Son görevimizi yapmak üzere mezarlıkta buluştuk. Kardeşler bir aradaydı. Her biri mezarın başında, ellerinde küreklerle toprağı Abdullah abinin üzerine bıraktı.
Kürekten düşen her toprak, yüreğimize ayrı bir acı gibi oturdu.
Her avuç toprakta gözyaşı vardı.
Ama o gün mezarın başında yalnızca bir insanı toprağa vermedik. Bir hayatı, bir ömrü, yaşanmışlıkları ve yaşanamamışlıkları da düşündük.
Ve aklıma bir soru takıldı:
Sevgi neydi?
Sevgi, iyilikti.
Sevgi, dostluktu.
Sevgi, paylaşmaktı.
Ama en önemlisi emekti.

Çünkü sevgi yalnızca bir duygu değildi. Bir insanın başka bir insan için gösterdiği çaba, fedakârlık, yanında oluşu ve hayatına dokunuşuydu.
O halde sormak gerekiyor:
Sevgi emekti de herkes sevdiğine emek verebildi mi?
Ya emek olmayınca sevgi de eksiliyor muydu?
Sanırım öyle…
---
Bir aile, on bir-on iki çocuk…
Yıllar önce bir çift evlenmiş.
Ardından neredeyse her yıl bir çocukları olmuş.
Bir kız, bir oğlan…
Bir kız, bir oğlan…
Derken on bir, belki on iki çocuk…
Hayat onları farklı yerlere savurmuş.
Kimi okumuş, profesör olmuş.
Kimi öğretmen olmuş.
Kimi elektrikçi olmuş.
Kimi okumamış ama bir zanaat öğrenmiş, kendi işinin sahibi olmuş.
Kimileri uzaklarda kalmış, kimileri baba ocağının çevresinde yaşamaya devam etmiş.
Her biri kendi hayatını kurmuş.

Fakat bir çocuk vardı ki onun hikâyesi diğerlerinden farklıydı.
Babası askere giderken onu annesine bırakmış.
Anne bakamayınca çocuğu büyükanne ve büyükbabasına bırakmışlar.
Çocuk, babaannesinin ve dedesinin yanında büyümüş.
Anne ve baba ise onun çocukluğuna, gençliğine, becerilerine, hayallerine yeterince tanıklık edememiş.
Ağladığını görmemişler.
Sevincine ortak olamamışlar.
Başardığında yanında olamamışlar.
Bir evlat için en önemli yıllar gelip geçmiş.
Anne ve baba, biyolojik olarak anne-baba olarak kalmışlar belki ama anne-babalığın emeği başka ellerde verilmiş.
O çocuk, babaannesi ve dedesiyle büyümüş.
Amcası ve yengesi de ona zaman zaman anne-babalık yapmış.
Tarlada, tapanda, kışta, yazda çalışmış.
Hayatın yükünü küçük yaşlarda omuzlamış.
Çok çalışmış.
Çok kazanmış.
Ama kazandığı parayı biriktirmeyi beceremediğini kendisi anlatırmış.
Hatta bir gün şöyle dediği söylenir:
“Ben zamanında öyle çok para kazandım ki Konyaaltı Caddesi'nden bir daire değil, bir apartman alacak kadar param oldu. Ama tutmasını beceremedim.”
Belki parayı tutamadı ama insanları tutmayı bildi.
Askere giden, ailesinden para alamayan gençlere para gönderdi.
Evlenmek isteyenlerin eksiğini tamamlamaya çalıştı.
Birilerinin düğününde, birilerinin nişanında, birilerinin dara düştüğü günlerde yanında oldu.
Kendisine yapılmayanı başkalarına yaptı.
Belki çocukluğunda görmediği sevgiyi, hayatı boyunca başkalarına vermeye çalıştı...
---
55 yaşında yeniden başlayan bir hayat
Abdullah abi 55 yaşına geldiğinde hayatına bir kadın girdi.
Komşuya gelen bir hanımla tanıştırıldı. “Olur mu, olmaz mı?” derken sohbet başladı.
Abdullah abi: “Benim bir ceketim var, bir de emekli maaşım…” dedi.
Hanımefendi de: “Benim de emekli maaşım var. Sağlıkçıyım. İki emekli maaşıyla geçinebiliriz.” dedi.
Ve kısa bir arkadaşlığın ardından evlendiler.
Belki gençlik aşklarının peşinden gitmediler.
Çünkü belli bir yaştan sonra insanın aradığı yalnızca aşk değildir.
Bir lokma ekmek paylaşacağı,
iki kelime sohbet edeceği, aynı evin içinde bir nefes duyacağı, “Ben buradayım.” diyecek bir hayat arkadaşına ihtiyaç duyar insan.
Abdullah abi de böyle bir hayat kurdu.
Eşinin çocuklarını kendi çocukları gibi gördü. Torunlarını torunu bildi.
Özellikle büyük kızının oğlunun ona “Dede” diye sarılışını ayrı bir sevgiyle karşıladı.
Torunları da onu çok sevdi.
Ve biz, onun son görevinde bütün bunları bir kez daha gördük...
---
İlk geliş ve bir kahvaltının anlattıkları
Evlendikten yaklaşık bir ay sonra baba ocağına geldiler.
Yengeyi ilk kez görecektik.
Evde hummalı bir hazırlık başladı.
“Acaba nasıl biri?”
“Bizi kabul eder mi?”
“Abimizden biraz büyükmüş, ne düşünür?”
Binbir soru…
Sonra geldiler.
Genç bir kadın beklerken orta yaşlı, cana yakın, hoş sohbet bir hanımla karşılaştık.
O gece çaylarımızı içtik, sohbet ettik.
Yataklar serildi.
“İyi uykular, renkli rüyalar görün. İlk kez geldiğiniz evde güzel rüyalar görürsünüz, çoğu da çıkar.” dedik.
Sabah kahvaltı hazırladık. Kızarmış ekmek, domates, salatalık, söğüş, üzerine zeytinyağı ve limon…
Yanında maydanoz…
Yenge kahvaltı sofrasını görünce mutlu oldu. “Bunları bizim için mi hazırladınız?” diye sordu.
“Elbette sizin için hazırladık.” dedik.
Oysa biz kahvaltımızı daha erken yapardık. Sohbet uzadı.
“Tuzu verir misin?”
“Limonu uzatır mısın?”
“Bir parça ekmek alabilir miyim?”
Derken kahvaltı, kahve tadında bir sohbete dönüştü.
Yenge, Abdullah abiyle nasıl tanıştıklarını anlattı.
İkisinin de düşüncesi aynıydı:
Bu yaştan sonra insanın aradığı büyük laflar değil, hayatı paylaşacağı bir yol arkadaşıydı.
---
Kabul etmek kolay olmadı,
Sonra hep birlikte baba ocağına gittik.
Kayınvalidem yengeye bir bilezik taktı.
Ardından bir seccade, bir eşarp ve bir tesbih verdi.
“Siz  artık marmaris moderin insanların içindesiniz. Bu taraftan gelen giden olur. Namaz kılan olursa seccademizi, eşarbımızı kullanır; duasına biz de nail oluruz.” dedi.
Belki o gün söylenen bazı sözler hoşlarına gitmedi.
Bu yaştan sonra yapılan evliliği herkes kabullenemedi.
Ama hayat bazen insanlara düşündüklerini değil, ihtiyaç duyduklarını verir.
Bir süre sonra gittiler.
Ege'de yaşamaya devam ettiler.
Ve yıllar geçti.
---
O telefon…
Sabahın erken saatlerinde telefon çaldı.
Bilirsiniz…
Geç vakit ya da sabahın erken saatlerinde çalan telefon insanın yüreğini hoplatır.
“Anneye, babaya bir şey mi oldu?”
“Kardeşe bir şey mi oldu?”
“Uzakta yaşayan bir yakınımıza bir şey mi oldu?”
Telefonu açtık.
Yengenin sesi ağlıyordu.
Hıçkırıklar arasında:
“Abinizi kaybettim… Kocam gitti… Melek gibi adam gitti… Herkesin sevdiği, saydığı adam gitti. Ben yalnız kaldım. Ben şimdi ne yapacağım?”
Bir an sustuk.
Ne diyeceğimizi bilemedik.
Sonra:
“Abdullah abiyi kaybettik…” dediğimizde dünyanın bütün sesleri sanki sustu.
Başımız sağ olsun…
Peki cenazeyi nereye götürecektik?
Ege'ye mi?
Buraya mı?
Bu soru daha da acıydı.
Çünkü yıllarca sağlığında yanında olamamıştık.
Şimdi ölüsüne mi sahip çıkacaktık?
Kadim geleneklerimizden, büyüklerimizden öğrendiğimiz gibi: “Bu konuda söz sahibi yengemizindir.Yengemiz ne derse o olsun.” dedik.
Yengemiz:
“Burada kalsın. Bayramlarda, seyranlarda, cumalarda gider ziyaret ederim. Ben de öldüğümde onun yanına gömülürüm. Oraya gidip gelmek zor olur. Abdullah abiniz burada yatsın.” dedi.
Haklıydı.
Kardeşler toplandı.
Başka illerde olanlar, burada olanlar…
Herkes yetişmeye çalıştı.
İkindi ezanından yarım saat önce mezarlıktaydık.
Komşuları gerekli işlemleri yapmıştı.
Biz ise birbirimize sarılıp bekledik.
---
Abdullah abi herkesin hayatına dokunmuştu
Yengenin acısı elbette bizim acımızdan çok daha büyüktü.
Ama o gün Abdullah abinin ne kadar çok insanın hayatına dokunduğunu gördük.
Dostları oradaydı.
Çalıştığı iş yerinin personeli oradaydı.
Genel müdürü oradaydı.
Çalışma arkadaşları oradaydı.
Hatta belediye başkanı bile oradaydı.
Herkesin söylediği cümle neredeyse aynıydı: “Abdullah abinin hepimizde emeği vardır.”
Birinin düğününde, birinin nişanında, birinin ölümünde, birinin zor gününde…
Hep bir şekilde yanında olmuştu.
“Abdullah abinin olduğu yerde kavga biter, hüzün varsa neşe gelir, bitmeyen işler bir anda çözülürdü.” dediler.
İşte o zaman bir kez daha düşündüm:
Sevgi emekti.
Ve Abdullah abi, kendisine verilmeyen emeği başkalarına vermişti...
---
Annesinin verdiği eşarp…
Sonra bir ayrıntı daha çıktı ortaya.
Abdullah abi fenalaşınca ambulans çağrılmış.
Sağlık ekipleri müdahale etmiş.
Ama ne yazık ki kurtarılamamış.
Yenge feryat figan: “Nasıl olur? Tahlilleri iyiydi. Her şeyi temizdi.” diye ağlamış.
Komşular, yakınları onu sakinleştirmeye çalışmış.
Sonra cenaze hazırlığı sırasında birisi:
“Çenesini bağlamak için bir eşarp ver.” demiş.
İşte o anda annenin yıllar önce verdiği eşarp geldi aklımıza.
Hani o ilk gelişlerinde yengeye verilen eşarp…
Yıllar sonra o eşarp Abdullah abinin çenesini bağladı.
Ve onunla birlikte mezara gitti.
Belki de anne ile oğul, yıllar sonra ilk defa böyle bir yerde buluştular.
İnsan bunu düşününce ne diyeceğini bilemiyor.
---
Sevgi neden emek ister?
Hayat böyle bir şey işte…
Yaşarken birbirimize söyleyecek çok sözümüz oluyor. “Sen, ben…” diye konuşuyoruz.
Oysa sen ve ben diye diye ömrümüzü tüketiyoruz. Halbuki “biz” olmayı öğrenebilsek…
Bir insanın yanında olmak, çocuğunun elinden tutmak, ağladığında gözyaşını silmek, başardığında onunla gurur duymak,
hastalandığında başucunda beklemek, kısacası hayatına emek vermek…
İşte sevgi biraz da budur.
Sözde üçü, yedisi, kırkı, elli ikisi var mı, yok mu tartışılır.
Ama insanların acısı düştüğü eve gitmek için vardır bu buluşmalar.
Ateş düşen evin yanında olmak, acıya ortak olmak, “Yalnız değilsin.” diyebilmek için…
Fakat ne yazık ki bugün ne üçünde giden var ne yedisinde.
Kırkında, elli ikisinde kim gelir, kim bilir?
Bizler de büyüklerimizden gördüğümüz kadarıyla kendi evimizde bir şeyler yapıp “Ruhuna gitsin.” diyoruz.
---
Ya o çocuk?
Bütün bunların ardından zihnimde tek bir soru kaldı:
Bir çocuk, anne ve babası tarafından büyükanne ve büyükbabasına bırakılacak kadar yalnız bırakılmayı hak eder mi?
Madem bebekken bırakıldı, çocukken alınamaz mıydı?
Madem çocukken alınmadı, gençliğinde sahip çıkılamaz mıydı?
Bir evladın büyümesini uzaktan seyretmek, onun hayatına dokunmamak, başarılarını görmemek, ağladığında yanında olmamak…
Bunun telafisi var mı?
Belki o çocuk büyüdü.
Kendi ayakları üzerinde durdu.
Çalıştı.
Kazandı.
Kaybetti.
Yeniden başladı.
Başka insanlara kol kanat gerdi.
Ama insan kaç yaşına gelirse gelsin, içinde bir çocuk taşır.
O çocuk bazen bir “Anne” der.
Bazen bir “Baba”…
Ve bazen yıllarca cevap bekler.
---
Sevgi emektir…
O gün mezarlıkta Abdullah abiyi toprağa verirken çok şey düşündüm.
Hayatın ne kadar kısa olduğunu…
İnsanların birbirine ne kadar kolay küstüğünü…
Birbirlerinden ne kadar kolay uzaklaştığını…
Ve en önemlisi, sevgiyi nasıl ertelediğimizi…
Sevgiyi raflara kaldırmışız.
Şefkati derin dondurucuya koymuşuz.
“Sonra yaparım.”
“Sonra ararım.”
“Sonra giderim.”
“Sonra konuşuruz.” diye diye yılları tüketmişiz.
Sonra bir gün telefon çalıyor.
Bir ses:
“Abinizi kaybettik.” diyor.
Ve bütün “sonra”lar bitiyor.
İşte o zaman anlıyoruz: Sevgi, sadece söylemek değildir.
Sevgi emektir.
Bir çocuğun başını okşamaktır.
Bir anneye sarılmaktır.
Bir babanın elini tutmaktır.
Bir kardeşin kapısını çalmaktır.
Bir dostun zor gününde yanında olmaktır.
Bir insanın hayatına dokunmaktır.
Çünkü insan öldüğünde arkasında bıraktığı en büyük miras malı, mülkü, parası değildir.
İnsanların yüreğinde bıraktığı izdir.
Abdullah abi de böyle bir iz bıraktı.

Ama bu hikâyenin en acı tarafı şuydu:
Kendisine verilmeyen sevgiyi, başkalarına vermeyi başarmıştı.
Ve belki de hayat bize son kez şunu hatırlatıyordu:
Sevgi ertelenmez.
Emek ertelenmez.
Anne-babalık ertelenmez.
Çünkü bazı insanlar hayattayken bir telefon kadar uzağımızdadır.
Öldüklerinde ise bir mezar kadar uzağımızda…
Ve insan bazen bir mezarın başında, yıllar önce vermediği bir sarılmanın acısını yaşar.
Sevgi neydi?
Sevgi iyilikti.
Sevgi dostluktu.
Sevgi paylaşmaktı.
Ama en önemlisi:
SEVGİ EMEKTİ.

Abdullah abi herkesin hayatına dokunmuştu
Abdullah abi emekli olduktan sonra da yıllarca çalıştığı aynı iş yerinde yeniden çalışmaya devam etmişti.
O gün cenazesinde; çalıştığı iş yerinin Genel Müdürü, işletme sahibi, bütün personeli, çalışma arkadaşları ve hatta Belediye Başkanı dahi oradaydı.
Her birinin ağzından birbirinden güzel sözler döküldü.
Hepsinin söylediği ortak bir cümle vardı:
“Abdullah abi bizim için candı.”
Onu anlatırken yalnızca bir çalışma arkadaşından söz etmiyorlardı. Çünkü Abdullah abi, bulunduğu her yerde birlik ve beraberliği sağlayan, insanlar arasında köprü kuran biriydi.
Nerede bir boşluk varsa onu doldurandı.
Nerede bir ayrılık varsa insanları yeniden buluşturandı.
Nerede bir hüzün varsa oraya neşe getirendi.
Nerede bir iş yarım kalmışsa elini uzatıp tamamlayandı.
Birinin düğününde, birinin nişanında, birinin zor gününde, birinin ölümünde hep yanlarında olmuştu.
Bu yüzden herkes aynı şeyi söylüyordu:
“Abdullah abinin yeri asla doldurulamaz.”
O gün mezarlıkta yalnızca bir insanın ardından gözyaşı dökülmedi.
Onun dokunduğu hayatlar, iyilikleri, dostlukları ve bıraktığı izler de hep birlikte uğurlandı.
İşte o zaman bir kez daha düşündüm:
Sevgi emekti.
Ve Abdullah abi, kendisine verilmeyen emeği başkalarına vermeyi başarmıştı.

Araştırmacı Tarihçi Yazar Gazeteci
              Dilber Köse


 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kalpgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.