Seyir Terası’nda Karşılaştık
Bir ucundan sen tut bir ucundan ben,
Seyir Terası’nda karşılaştık. Akdeniz’in o efsunlu maviliği ayaklarımızın altındayken, "Alanya’ya okumaya geldim," dedi gözleri uzaklara dalarak.
Soluklanmak için durduğu o bankta sohbet ettik biraz. Gençliğin o enerjili ama bir o kadar da yorgun duruşu vardı üzerinde. Derin bir iç çekerek, "Her şeyim var ama kendimi yapayalnız hissediyorum," dedi.
O an, zaman avucumuzdan kum taneleri gibi kayıp giderken, geriye dönüp baktığımızda en çok neye hayıflandığımızı düşündüm.
Belki binalara, belki yollara, belki de hızla tüketilen ömürlere…
Oysa asıl enkaz, binaların arasında değil, insanın içinde yükseliyordu. Bir ucundan senin, bir ucundan benim tutmam gereken bir ip vardı ortada; adını "insanlık" koyduğumuz, nesillerin elimizden kayıp gittiği o incecik hayat bağı.
Bugün bir "tatminsizlik" çağında yaşıyoruz.
İsteklerimizin sonu gelmiyor, sahip olduklarımız daha ellerimiz ısınmadan tükenmişlik hissiyle gölgeleniyor.
Bir hevesten diğerine koşan, neye tutunacağını bilemeyen, ruhu sürekli bir huzursuzlukla çalkalanan bir nesil yetişiyor.
Neden mi? Çünkü "şükrün" o serinletici pınarından uzak düştük.
Sahip olduklarımızın kadrini bilmek, eldekini çoğaltmak yerine, hep daha fazlasının açlığıyla tükeniyoruz.
Her şeyden önce "durmayı" öğrenmek gerekiyor.
Dünya bir misafirhane, bizler ise bu handa birkaç günlük yolcularız.
Yolcunun yükü az, gönlü tok olur.
Oysa bugünün insanı, sırtına dünyanın tüm ağırlığını yükleyip koşmaya çalışıyor.
Koştukça yoruluyor, yoruldukça hırslanıyor, hırslandıkça da manevi bir çoraklaşmanın içine düşüyor.
Şükürsüzlük, insanın kalbine vurulan en ağır prangadır. Var olanın kıymetini bilmeyen, yok olanın acısıyla da baş edemez.
Bir yudum suyun, bir nefes sıhhatin, bir dost kelamının fersah fersah ötesinde hayaller kurarken, kapımızın önündeki hakikati kaçırıyoruz.
Gençlerimiz, ekranların ve sanal dünyanın parlak yalanları arasında gerçek hayatın sükûnetini kaybediyor.
Peki, ne yapacağız? "Nesil kayboluyor" diye hayıflanıp ellerimizi mi kavuşturacağız?
Asla.
Yunus Emre’nin dediği gibi: "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım." Önce kendimizden başlayacağız.
Kalbimizi bu geçici dünyanın tozundan arındıracak, içimizdeki o bitmek bilmeyen tamahkârlığı bir kenara bırakacağız.
Bir çocuğun gözündeki sevinci, bir gencin arayışındaki masumiyeti yargılamak yerine anlamaya çalışacağız.
Onlara sadece kuralları değil, kalbi anlatacağız.
Çünkü sevgi emek ister. Samimiyet, sahteliğin hüküm sürdüğü bu dünyada en büyük devrimdir.
Gençlerimize "Neden böylecisiniz?" diye sormadan önce, "Biz onlara hangi sığınağı, hangi huzur limanını unutturduk?" diye sormamız gerekmiyor mu?
İşte bu yüzden, bu yazıyı okuyan sen, ey gönül dostu; bir ucundan sen tut bu ipin, bir ucundan da ben.
Kaybolan değerlerimizi yeniden hatırlayarak, hızla tüketen değil, ağır ağır ve hissederek yaşayan bir derviş sabrıyla, “Bana verilene hamdolsun" diyerek şükrün huzurunu kuşanarak...
Nesli kurtarmak, önce kendi içimizdeki o telaşlı çocuğu sakinleştirmekle başlar. Gelin, bu geçici heveslerin rüzgârına kapılmadan, aslımıza, özümüze ve birbirimize tutunalım.
Çünkü bu dünyada kalpten kalbe giden yoldan başka sığınak yoktur.
GENÇLİK
Gönül mülkü viran insan noksandır
Bu fânî dünyada rüya misali
Gençlik bir nefesmiş geçip gidendir
Gönülde kalan bir Leyla misali
Sevgilerimle…
Gülzâre
Gülizar ALTAY
