Bir gün bir ömürdür
Ömrü sadece yirmi dört saatten ibaret olan bir kelebek, sabahın ilk ışıltısıyla kozasından çıkıyor.
Çiçeklerin arasında kısa, sarhoş edici bir dansa tutuluyor; rüzgarın nefesini, güneşin sıcaklığını hissediyor.
Görevini tamamlayıp akşamın alacasında sessizce veda ediyor.
O bir gün, onun için koskoca bir ebediyet.
Peki, ya biz?
Seksen-doksan yıllık ömürleri deviren biz insan evlatları, ellerimizdekini ne kadar fark edebiliyoruz?
Eğer bir insanın ömrü de tıpkı bir kelebek gibi sadece bir gün olsaydı...
Sabah uyanır uyanmaz muhtemelen telaş etmez, kırgınlıkları bir kenara bırakırdık. Çünkü uzatmalarda olmadığımızı, zamanın avuçlarımızdan kayıp giden ince bir kum tanesi değil, bizzat kendimiz olduğunu bilirdik.
“İbnü'l-vakt" olmak diye bir tabir vardır; yani "an'ın evladı olmak", içinde bulunulan zamanın hakkını vermek. Bizler ömrü sonsuz sanmanın verdiği o dayanılmaz gafletle saatleri, yılları harcıyoruz. Yarınlarımız varmış gibi kalpler kırıyor, bir gün mutlaka yaparız dediğimiz hayalleri erteliyor, dünyanın o bitmek bilmeyen gürültüsüne kapılıyoruz.
Eğer ömrümüz bir gün olsaydı…
Sabahın Kuşluk Vakti: Dünyaya gelen bir çocuk gibi merakla ve hayranlıkla etrafa bakar, hırsı değil sadece var olmayı seçerdik.
Öğle Sıcağı: En verimli çağımızda, kimseyi incitmeden, kalbimizi arındırarak üretmenin ve sevmenin peşine düşerdik.
İkindi Serinliği: Telaşın bittiği, hayatın muhasebesinin yapıldığı, dünün ve yarının yükünden sıyrılıp sadece "şimdi"de kaldığımız o huzurlu an olurdu.
Kelebek, fıtratına yüklenen anlamı sorgulamadan yaşar.
Ne dert biriktirir yarın için, ne de pişmanlık.
Yalnızca varlığın estetiğine katkı sunar ve döner.
İnsan ise akıl ve irade sahibi olma yüküyle, bu dünyadaki misafirliğini bazen çok fazla karmaşıklaştırır.
Oysa asıl mesele nefes almak değil, aldığın nefesin hakkını verebilmektir.
Yaratılış gayesini idrak eden bir insan için ömrün bir gün ya da yüz yıl olması sadece bir detaydan ibarettir.
Mühim olan, o zaman diliminin içine ne kadar merhamet, ne kadar aşk ve ne kadar hakikat sığdırabildiğimizdir.
Aynaya baktığımızda gördüğümüz o yüzde, zamanın izlerinden çok, kalbimizin izleri var.
Belki ömrümüz bir gün değil; ama her yeni gün, kendi içinde mini bir ömür değil mi?
Her sabah yeniden doğuyor, her akşam günü batırıyoruz.
Peki, sen bu günlük ömrünün akşamına vardığında, geride kalanlara hangi rengi bırakmış olacaksın?
SIR PERDESİ
Bir sır perdesidir doğumla ölüm
Ezelden bilinir bu sırlı bilim
Süzülür ruhumuz ebed mülküne
Hakikat nakşeyler gönüle kilim
Sevgilerimle…

Gülzâre
Gülizar ALTAY
