Bir Millet Önce Umudunu Kaybeder
İnsan, yeryüzüne yalnız yaşamak için gönderilmedi.
Varlığın özü, “ben”den “biz”e yürüyebilmekti. Bir elin diğer ele uzanması, bir kalbin başka bir kalbe emanet olması, bir çocuğun dünyaya “hoş geldin” diyebilmesi…
Hayatın hakiki bereketi belki de tam burada başlıyordu.
Bugün ise başka bir eşikte duruyoruz.
Evler büyüyor; aileler küçülüyor.
Kalabalık şehirler çoğalıyor; yalnız insanlar artıyor.
Dijital dünyada binlerce kişiye ulaşıyoruz; ama aynı sofrada oturacak birkaç gönül bulmakta zorlanıyoruz.
Bu yüzden mesele yalnızca azalan evlilikler değildir.
Mesele, birlikte yaşama cesaretimizin azalmasıdır azizim.
Çünkü evlilik yalnızca iki insanın imzası değildir; geleceğe duyulan güvenin de imzasıdır. İnsan yarına inandığında yuva kurar. Umudu olduğunda çocuk düşünür. Güvendiğinde kök salar.
Fakat umut yorgunsa, kalp kırgınsa, gelecek sisler içindeyse insan önce hayallerini erteler.
Sonra çocuklarını…
En sonunda da kendisini.
Bu gün nüfusumuzdan önce eksilen şey, ruhumuzdaki aidiyet duygusudur. Bir de böyle düşünelim azizim.
Tasavvuf serzenişini duydun mu?
insanı “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmeye” çağırır. Çünkü sevgi, sahip olmak değil; emanet bilmektir. Evlilik de böyledir. Birbirini değiştirme çabası değil, birbirinin yükünü hafifletme iradesidir. Yuva, kusursuz insanların buluştuğu yer değil; kusurlarını merhametle taşıyabilen insanların ortak duasıdır.
Ne var ki modern çağ, bize hızın erdemini öğretti; sabrın hikmetini unutturdu.
Beklemeyi değil, vazgeçmeyi…
Onarmayı değil, değiştirmeyi…
Tahammülü değil, tüketmeyi…
Oysa insan, tüketerek değil; emek vererek olgunlaşır.
Bir ağacı meyvesi için yıllarca sulayan insan, neden bir ilişkiyi birkaç fırtınada terk etmeyi doğal görmeye başladı?
Bu soru, yalnız aileyi değil; çağın ruhunu anlamak için de önemlidir.
Elbette her evlilik sürmek zorunda değildir azizim. Şiddetin, istismarın, onur kırıcı davranışların olduğu yerde ayrılık bazen bir zorunluluktur.
Hiç kimsenin acıya mahkûm edilmesini savunamayız. Fakat bunun yanında şu soruyu da kendimize sormalıyız:
Biz gerçekten daha özgür mü olduk, yoksa daha yalnız mı?
En büyük yoksulluklardan biri de cüzdandaki eksiklik değil; kalpteki güvenin eksilmesidir.
Çünkü güven olmayınca sevgi korkuya dönüşür.
Korku büyüyünce yuvalar kurulmaz.
Yuvalar kurulmayınca çocuk sesleri azalır.
Çocuk sesleri azaldığında ise yalnız evler değil, bir milletin geleceği de sessizleşir.
Medeniyetler, sadece taşla kurulmaz.
Onları ayakta tutan; aynı sofraya oturabilen insanlar, birbirine “emanetsin” diyebilen eşler ve gözlerinde umut taşıyan çocuklardır.
Azizim, bizim yeniden kalbimizi tamir etmeye ihtiyacımız var.
Çünkü kalp tamir olursa söz düzelir.
Söz düzelirse aile düzelir.
Aile düzelirse toplum nefes alır.
Ve toplum nefes aldığında, gelecek yeniden filiz verir.
Unutmayalım…
Bir milleti sadece nüfus istatistikleri büyütmez.
Onu büyüten; merhametidir, güvenidir, vefasıdır ve umutla kurduğu yuvalardır.
Çünkü bir ülke önce insanını kaybetmez.
Önce birbirine inanma cesaretini kaybeder.
Ve cesaret kaybolduğunda, sessizlik çoğalır.
O sessizlikte duyulmayan tek şey ise, hiç doğmamış çocukların sesidir.
Bu satırların sonuna bir sevda şiiri bırakalım azizim…
İZÂHAT
Ya gün batımında ya seher vakti
Beklerim yolunu gel güzel yârim
Hasretin içimi yaktı da yaktı
Perişan oldu hal güzel yârim
Zamansız aklıma gelir düşersin
Sabır ocağında kaynar pişersin
Dök yaşını aşk bahçemiz yeşersin
Kalmasın bağımız çöl güzel yârim
Mevsim bahar iken kışa gelmesin
Korktuğum ayrılık başa gelmesin
Şu göz pınarlarım coşa gelmesin
Eyleyemez Fırat Nil güzel yârim
Tabip değil isen yaramdan el çek
Her şey yalan olsa sevgim tek gerçek
Aşkın bahçesinde binlerce çiçek
Olsa da gözünde gül güzel yârim
Gül Altay duygular etmedi rahat
Seven sevdiğine bulmaz kabahat
Aşkı nasıl edeyim ki izahat
Tutulur da kalır dil güzel yârim
Sevgilerimle…

Gülzâre
Gülizar ALTAY
