Şu an insanlık açısından tarihin en verimli dönemindeyiz deniliyor. Temiz suya erişim oranı yüksek, gıdaya, sağlığa, ilaca erişim keza öyle. Tabii Afrika’yı ve dünyanın üzerindeki fakir bölgeleri saymazsak. Saymamak kolay. Şimdilik sayılan taraftayız. Harkülade(!) Bilgiye de kolay erişiyoruz; manipüle edilmeyi, kandırılmayı bir kenara bırakırsak, tembelleşmeyi, zeka geriliğini bir yana itersek. Daha bir sürü şanslı olduğumuz nokta var. Sayılan tarafta olmak en büyüğü.
Ben uzun süredir işsizim. Bununla ilgili ilginç bir anım bile var; biri, “Sende benim gibi sabit gelire bağımlılığı değilsin” demişti. Yoo… Ben hiçli bir gelir modeli bağımlısıyım. Cem Yılmaz’ın son gösterisindeki gibi cinsiyetçi bir mizah olmadı ama idare edin artık… Bu paragrafın asıl konusu uzun süredir işsizlik meselesine geri dönecek olursak; sanıyorum ki bu bile sayılan bir değer ama kısa süreli işsizler için geçerli. Benim gibi CV’sini en son ne zaman güncellediğini bilmeyen ya da “falanca firma başvurunuzu görüntüledi” bildirimine tepki vermeyenler sayılara dahil edilmiyor.
İlginç bir durum değil mi? Sayılara dahil olmak, o sayılardan biri olmak… Birinci kim acaba?
Mesela, hiç Fransızca bilmeden Normandiya’da bir kahveciden kahve alıp, sahilde akülü tekerlekli sandalyeyle dolaşabilmek için kaçıncı sırada olmak lazım? Bunu her gün yapabilmek için… Normandiya’yı geçtim. Ya da en çok gitmek istediğim yerlerden biri olan Edinburgh’u. Antalya’da bunu yapabilmek bile, yazmaktan başka yeteneği olmayan biri için zor. Memur emeklisi annem olmasa zor olan başka durumlar da olacak ama neyse…
Sadece işsizlik değil; altımdaki tekerlekler, spli olduğum için vücudumdaki farklılıklar… Bunlar insani, özellikle de gönül ilişkilerimi etkiliyor. Karşı tarafın yaratıcılık sınırlarını zorlamasını sağlıyorum. Bakın, bahane üretmek kolay bir iş değildir. “Yaşın büyük”, “yaşın küçük”, “ben aslında eşcinselim” gibi yaratıcı üretimler gördüm. Takdir edilesi. Sanat bu… “Reddedilme yalaması olma” adını verdiğim korku anksiyete sanatım…
Belki sanatı da anksiyetelerime uygun olduğu için seviyorumdur. Kendimi çoğu zaman bu konuda Franz Kafka’ya, Van Gogh’a yakın hissediyorum. Onlarla eşdeğer olduğum için değil, hislerimin yakın olduğunu düşündüğüm için.
Ama sonra durup şunu soruyorum: Onlar sayılanlar arasında mıydı?
Kafka yaşarken kaç kişi tarafından okundu, Van Gogh kaç tablo satabildi? Bugün adları sayılıyor ama yaşarken kendileri sayılmış mıydı? Belki mesele üretmek değil, hayattayken hangi listede olduğun. Yaşarken yok sayılıp, öldükten sonra referans olmak… Bu da bir tür sayılma biçimi belki ama bana biraz geç geliyor. Neyse… Belki de sanat tam olarak bu gecikmeyle ilgili bir şeydir.
Bunları anlatıyorum çünkü artık hayatın neresinde olduğumu tam olarak bilmiyorum. Yapay zekâ ve robotik gelişmeler sonucu oluşmaya başlayan işsizlik, yapay zekânın geliştirilmesi sırasında harcanan suyun kuraklığa etkisi, harcadığı enerjinin üretilmesi için fosil yakıt gerekliliği, Venezuela olayı… Mikro plastikler… Kanser… Demans… Robot güvenlik güçleri… Vb. Bunların hepsi bende anksiyete yaratıyor.
Hesapladım; son üç yılda ortalama üç ayda bir yeni bir anksiyete geliştiriyorum. Bu aralar kişisel gündemimde aldığım nefes var. Hızlı mı alıyorum, çok mu alıyorum, yoksa bir dakikada 12’den fazla mı nefes alıyorum? Gerçekten ilginç bir korku. Şu an yazarken gülüyorum. Hatta bunu yapay zekâyla konuştum. Bana dedi ki: “Beyin en son nefes almayı bırakır.” Doğru. Endişelenmeye gerek yok. Aslında endişelenecek çok şey var da yok gibi…
Şimdilik böyle. Bakalım sevgili, uzatmalı sevgilim, hayatımın bu aralar tek anlamı olan anksiyetem bunu ne zaman anlayacak ve beni başka, daha engin, daha güzide korkulara yönlendirecek. Neler panik ataklarımı tetikleyecek.
Bende durum böyle.
Anksiyeteleriniz var mı?
Hayatın neresindesiniz?
