Geçen gün Maria filminin içimdeki sinema aşkını yeniden depreştirdiğinden bahsetmiştim.
Şimdi ise aynı aşkın nasıl bir anda ölüm eşiğine geldiğinden, hatta içimdeki sinema yapma hevesini tamamen yok olma noktasında olduğundan bahsetmek istiyorum.
Açıkçası ciddi anlamda yılma noktasına geldiğimi hissediyorum.
Engelli, tek başına bir şeyler yapmaya çalışan biriyim. Yıllardır kendi imkânlarımla yazıyorum, ulaşmaya çalışıyorum, bir şeyler ortaya koymaya çabalıyorum.
Ama insan bir noktadan sonra kendine şu soruyu soruyor:
Ne gerek var?
Belli ki bir şeyler — güç, para, çevre, şans ya da her neyse — bunu istemiyor.
5228 sayılı bir yasa var.
Aslında ilk duyduğunuzda kulağa oldukça güzel geliyor.
Kültür ve sanat faaliyetlerini desteklemek amacıyla getirilen bu düzenleme kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanlığınca desteklenen veya desteklenmesi uygun görülen faaliyetlere yapılan uygun harcama, bağış ve yardımların %100’üne kadar olan kısmının vergi matrahından indirilmesine imkân sağlanıyor. Sinema filmi yapımı da bu kapsamda değerlendirilebiliyor.
Yani teoride şöyle bir sistem var:
Bir filminiz var. Projeniz gerekli başvuru ve değerlendirme süreçlerinden geçiyor. Filminize destek olmak isteyen bir sponsor da mevzuatta belirtilen şartlar ve usuller çerçevesinde yaptığı desteği vergi matrahından indirebiliyor.
Böyle anlatınca ne kadar güzel geliyor, öyle değil mi?
Fakat hayatta hiçbir şey göründüğü kadar güzel değil.
Çünkü bu sisteme ulaşabilmek için işin başka bir tarafıyla da uğraşmanız gerekiyor.
Şirketleşme.
Muhasebe.
Giderler.
Bürokrasi.
Ve bütün bunları, filmin gerçekten çekilip çekilemeyeceği bile belli değilken göze almak.
Benim gibi en son iş başvurusunu ne zaman yaptığını unutmuş, kendi imkânlarıyla ayakta durmaya çalışan biri için bir şirket kurmak yalnızca “şirket kurmak” değil.
Her ay devam eden bir mali yük demek.
Üstelik daha ortada film yokken.
Bu bilgiyi sektörden bir yapımcı abimden öğrendim. Bana, sinema sektöründe yönetmeninden senaristine, makyözünden neredeyse çaycısına kadar birçok kişinin bir şekilde şirketleşmek zorunda kaldığını söyledi.
Vizyon filmleri açısından böyle bir yapının gerekli görülmesini anlayabilirim.
Büyük bütçeli, ticari bir yapımın elbette profesyonel ve mali bir organizasyona ihtiyacı var.
Ama mesele bir sanat filmi olduğunda durum biraz değişiyor.
Çünkü festival için çekilecek, ticari beklentisi olmayan, belki birkaç kişinin kişisel emeği ve küçük bir bütçeyle ortaya çıkacak bir film ile büyük bütçeli ticari bir yapımı aynı mali ve bürokratik zemine yaklaştırmak, bağımsız sinemacının önüne daha film başlamadan bir duvar koyuyor.
Ve burada başka bir tehlike daha ortaya çıkıyor:
Tekelleşme.
Küçük sinemacının sisteme ulaşması zorlaştıkça, yapım gücü doğal olarak sermayesi, şirket yapısı ve sektörel bağlantıları güçlü olanların elinde toplanıyor.
Böylece destek mekanizmaları teoride herkese açık olsa bile, onlara ulaşabilenlerin sayısı azalıyor.
Bir süre sonra aynı yapımcılar, aynı şirketler, aynı çevreler daha fazla üretim yapabilir hale geliyor.
Bağımsız sinemanın en önemli özelliklerinden biri olan çeşitlilik ise bundan zarar görebiliyor.
Çünkü sinema yalnızca parası ve bağlantıları olanların yapabileceği bir sanat haline gelirse, anlatılan hikâyeler de zamanla belli bir çevrenin bakış açısıyla sınırlı kalabilir.
Oysa bazen hiçbir yapım şirketinin kapısını çalamayan bir yönetmenin çektiği küçük bir film, büyük bütçeli bir yapımın söyleyemediği bir şeyi söyleyebilir.
Bana kalırsa bunun daha basit bir yolu olabilir.
Vizyona girmeyecek, bağımsız ve festival odaklı yapımlar için ayrıca daha erişilebilir bir vergi ve şirketleşme modeli oluşturulabilir.
Belirli bir bütçenin altındaki filmler için daha basit bir yapı kurulabilir.
Küçük ölçekli yapımlara özel vergi muafiyetleri veya mali kolaylıklar sağlanabilir.
Hatta engelli sinemacılar için ayrıca bir teşvik modeli geliştirilebilir.
Nasıl ki iş dünyasında engelli bireylerin istihdamını artırmak ve çalışma hayatına katılımlarını kolaylaştırmak için çeşitli teşvik ve destek mekanizmaları varsa, sinema sektöründe de benzer bir yaklaşım düşünülebilir.
Çünkü engelli bir yönetmenin veya senaristin film yapabilmesi için yalnızca “herkesle aynı imkânlara sahip olması” yeterli olmayabilir.
Üretim sürecinin kendisi bazı durumlarda ek maliyetler ve ek ihtiyaçlar doğurabilir. Ulaşım, yardımcı personel, çalışma koşullarının düzenlenmesi, ekipman veya mekânların erişilebilir hale getirilmesi gibi unsurlar, zaten küçük olan bir film bütçesinin üzerinde ekstra bir yük oluşturabilir.
Bu nedenle engelli sinemacılara yönelik özel bir destek modeli; şirket kuruluş ve muhasebe giderlerinde kolaylık, proje başvurularında ek destek, yapım bütçesine ilave katkı veya erişilebilirlik giderlerinin ayrıca karşılanması gibi unsurları içerebilir.
Böyle bir düzenleme engelli sinemacılara bir “ayrıcalık” sağlamak anlamına gelmez.
Tam tersine, başlangıç çizgisindeki eşitsizliği azaltmak anlamına gelir.
Çünkü mesele yalnızca engelli birinin film çekebilmesi değil.
Kendi hikâyesini anlatabilmesi.
Kendi bakış açısını sinemaya taşıyabilmesi.
Ve belki de yıllardır sinemada hiç anlatılmamış bir hikâyeyi anlatabilmesi.
Çünkü sanatın da bir katkısı var.
Belki büyük futbol kulüplerinin vergi ödediği(!) katkılar kadar görünür değil.
Ama bir film bazen bir ülkenin hafızasına, kültürüne, sanatına ve dünyada nasıl göründüğüne katkı sağlar.
Ben sinema yapmak istiyorum.
Milyonlarca liralık bir film yapmak istemiyorum.
Bir festivalde gösterilebilecek, birkaç insanın emeğiyle ortaya çıkmış küçük bir sanat filmi yapmak istiyorum.
Fakat bugün bana hissettirilen şey şu:
Önce bunun için gerekli ekonomik ve kurumsal güce sahip ol. Sonra film yap.
İşte tam burada insanın içindeki heves ölmeye başlıyor.
Dün Maria bana neden sinema yaptığımı hatırlattı.
Bugün ise sinema yapmaya devam edebilmek için neden bu kadar mücadele etmek zorunda olduğumu sorguluyorum.
Ben sinema yapmaktan vazgeçmek istemiyorum.
Ama sistem bazen bana, vazgeçmem gerektiğini hissettiriyor.
Ve belki de en acısı bu.
Çünkü insan yorulduğunda dinlenebilir.
Ama yıprandığında yeniden ayağa kalkması çok daha zor.
Hayat yorucu.
Engeller yıpratıcı.
Ve yıpranmak, yorulmaktan çok daha kötü.
