Hüseyin İlker DUMAN
Köşe Yazarı
Hüseyin İlker DUMAN
 

Maria: Bir Film Bitti, İçimde Başka Filmler Başladı

Bazı filmler sizi mıknatıs gibi kendine çekse de bir şekilde izlememek için direnirsiniz. Maria filmi de benim için böyle bir durum oldu. Filmde beni çeken bir güç vardı ve ben o güce bir süredir direniyordum. Fakat direncim iyi ki kırıldı ve filmi izledim. İzledikten sonra sinemaya neden tutkuyla bağlı olduğumu bir kere daha gördüm ve içimdeki film yapma isteği bir kez daha beni etkisi altına aldı. Pablo Larraín’in yönettiği Maria, dünyanın en önemli opera sanatçılarından Maria Callas’ın hayatının son dönemine odaklanıyor. Ancak film, alıştığımız biyografi filmlerinden biraz farklı bir yol izliyor. Callas’ın hayatını baştan sona anlatmak yerine, onun hafızasında dolaşıyor; geçmişiyle bugününü, sahnedeki ihtişamıyla özel hayatındaki yalnızlığını birbirine bağlıyor. Bence filmin asıl gücü de burada. Çünkü karşımızda yalnızca büyük bir opera sanatçısının hikâyesi yok. Şöhretini, sesini ve belki de kendisini yavaş yavaş kaybeden bir kadın var. Maria Callas için ses, yalnızca bir yetenek değil. Onun kimliği. Sahneye çıktığında dünyanın hayranlık duyduğu Maria Callas oluyor. Fakat sahneden indiğinde, alkışlar sustuğunda geriye başka bir kadın kalıyor. Daha yalnız, daha kırılgan ve geçmişinin ağırlığıyla baş başa… Film boyunca bu iki Maria’nın arasındaki mesafeyi hissediyoruz. Bir zamanlar dünyanın en büyük sahnelerinde alkışlanan bir kadının, hayatının son döneminde kendi anılarıyla baş başa kalması oldukça hüzünlü. Larraín de bu hüznü büyük dramatik patlamalarla değil, daha çok atmosfer, sessizlik, bakışlar ve geçmişle bugün arasında kurduğu geçişlerle anlatmayı tercih ediyor. Bu tercih herkes için aynı ölçüde etkileyici olmayabilir. Filmin zaman zaman fazla ağır ilerlediğini, bazı sahnelerde estetiğin hikâyenin önüne geçtiğini düşünenler olacaktır. Benim de filmle ilgili çekincelerim var. Callas’ın hayatı çok daha derinlikli bir biçimde ele alınabilirmiş hissine kapıldığım anlar oldu. Özellikle onun iç dünyasına biraz daha fazla yaklaşabileceğimizi düşündüm. Fakat yine de Maria’nın bende bıraktığı duyguyu inkâr edemem. Çünkü bazı filmler bittikten sonra hikâyelerini düşünmeye devam edersiniz. Bazıları ise size sinemayı yeniden düşündürür. Maria benim için ikincisiydi. Angelina Jolie ve Maria Callas Filmin en önemli taşıyıcısı kuşkusuz Angelina Jolie. Maria Callas gibi dünyaca tanınan, kendine özgü bir duruşu ve güçlü bir sahne personası bulunan birini canlandırmak kolay değil. Jolie’nin performansında Callas’ın hem ulaşılmaz diva tarafını hem de onun arkasında saklanan kırılgan kadını görmeye çalışıyoruz. Her anında kusursuz olduğunu söyleyemem. Zaman zaman Maria Callas’tan çok Angelina Jolie’yi izlediğimi hissettiğim anlar da oldu. Fakat buna rağmen iyi bir performans çıkardığını düşünüyorum. Özellikle Callas’ın yalnızlığını ve geçmişine tutunma hâlini başarıyla taşıyor. Burada küçük bir kişisel düşüncemi de söylemeden geçemeyeceğim. Angelina Jolie bir dönem sinemanın en güzel kadınlarından biriydi. Fakat Maria Callas’ın gerçek görüntülerine baktığımda, Callas’ın kendi güzelliğinin, Jolie’nin onu canlandırdığı hâlden daha etkileyici olduğunu düşünüyorum. Bu elbette tamamen kişisel bir güzellik algısı. Callas’ın yüzünde yalnızca fiziksel bir güzellik değil, yaşanmışlık da vardı. Sahne hayatının ağırlığı, yaşadığı ilişkiler, yalnızlığı ve yıllar boyunca taşıdığı şöhret sanki yüzüne yerleşmişti. Jolie ise Callas’ı canlandırırken doğal olarak kendi yıldız kimliğini de beraberinde getiriyor. Ama belki de bu farklılık, filmin ilginç taraflarından biri. Çünkü Jolie bize birebir Maria Callas’ı değil, kendi bedeninde yeniden yorumladığı bir Maria Callas’ı sunuyor. Filmin diğer oyuncuları da bu dünyanın kurulmasına katkı sağlıyor. Pierfrancesco Favino, Alba Rohrwacher ve Haluk Bilginer, Callas’ın hayatındaki farklı insanları başarıyla canlandırıyor. Özellikle bu karakterlerin Callas’ın giderek daralan dünyasını tamamladığını düşünüyorum. Bir insanı değil, bir yalnızlığı izlemek Filmin görüntü yönetimi de ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. Edward Lachman’ın kamerası Callas’ın dünyasını yalnızca göstermiyor; onun ruh hâlini de görüntünün içine yerleştiriyor. Farklı film formatlarının kullanılması, geçmiş ve bugün arasındaki geçişler, aynalar, yansımalar ve kapalı mekânlar karakterin zihinsel dünyasını destekliyor. Callas hayatı boyunca insanların bakışlarının merkezindeydi. Sahnede seyredildi. Basında seyredildi. Hayranları tarafından seyredildi. Özel hayatında bile bir anlamda seyredildi. Film ise bu bakışın sonunda geriye ne kaldığını soruyor. Bence Maria’nın en dokunaklı tarafı da bu. Diva gidiyor. Alkışlar gidiyor. Şöhret gidiyor. Ve geriye yalnızca Maria kalıyor. Peki başka sanatçılar? Film bittikten sonra ister istemez başka sanatçıların hayatlarını düşündüm. Örneğin Freddie Mercury… Onun hayatını anlatan Bohemian Rhapsody bana kalırsa kötü bir film değildi. Güzeldi, etkileyiciydi. Fakat yine de daha iyisi yapılabilirdi diye düşünüyorum. Özellikle Freddie Mercury’nin hayatının son dönemini anlatan bir film izlemek isterdim. Hastalığıyla, yalnızlığıyla, dostluklarıyla ve ölümün yaklaştığını bilerek üretmeye devam etmesiyle yüzleşen; şöhretin arkasındaki insanı anlatan daha cesur ve daha kişisel bir film… Bence böyle bir film Freddie Mercury’nin hikâyesine çok daha farklı bir yerden yaklaşabilir. Çünkü bazen bir sanatçının bütün hayatını anlatmak yerine, hayatının yalnızca birkaç yılına odaklanmak daha güçlü bir sinema yaratabilir. Maria Callas’ta olduğu gibi… Ve bu düşünce beni ister istemez ülkemize getiriyor. Bizim de sinemaya aktarılmayı bekleyen çok güçlü sanatçı hikâyelerimiz var. Neyzen Tevfik bunlardan biri. Neyzen Tevfik’in hayatını bir gün sinemaya aktarmayı, hatta onu yönetmeyi çok isterim. Onun yalnızlığını, isyanını, mizahını, müziğini ve yaşadığı dönemin ruhunu sinemanın diliyle anlatmak bana son derece heyecan verici geliyor. Üstelik onun hayatını baştan sona anlatmak zorunda da değiliz. Belki hayatının yalnızca belirli bir dönemini seçmek… Belki birkaç gününü… Belki tek bir gecesini… Çünkü büyük insanların hayatlarının tamamı değil, bazen küçücük bir kesiti bile bir filme dönüşmeye yeter. Film bittiğinde IMDb’de Maria’nın puanı 6,4/10 seviyesinde. Bu puan elbette filmin benim üzerimde bıraktığı etkiyi tek başına açıklamıyor. Çünkü sinema benim için hiçbir zaman yalnızca “iyi film” veya “kötü film” meselesi olmadı. Bir filmin teknik olarak kusurları olabilir. Senaryosunda eksikler olabilir. Bazı sahneleri gereğinden uzun olabilir. Ama eğer film bittikten sonra içinizde bir şeyleri hareket ettiriyorsa, bence hâlâ yapması gereken önemli bir şeyi başarmıştır. Maria bende tam olarak bunu yaptı. Film bittikten sonra kendi yazdığım hikâyeleri düşündüm. Henüz çekemediğim filmleri, anlatmak istediğim karakterleri, kafamın içinde dönüp duran sahneleri… Ve bir kez daha sinemaya neden tutkuyla bağlı olduğumu hatırladım. Belki de iyi bir filmin en büyük başarısı, size kendisini sevdirmek değildir. Size yeniden film yapma isteği vermektir. Maria bana bunu verdi. Bir film bitti. Ama benim için başka filmler başladı. Ve belki de sinemanın büyüsü tam olarak burada yatıyor
Ekleme Tarihi: 31 Ağustos 2026 -Pazartesi

Maria: Bir Film Bitti, İçimde Başka Filmler Başladı

Bazı filmler sizi mıknatıs gibi kendine çekse de bir şekilde izlememek için direnirsiniz. Maria filmi de benim için böyle bir durum oldu. Filmde beni çeken bir güç vardı ve ben o güce bir süredir direniyordum. Fakat direncim iyi ki kırıldı ve filmi izledim. İzledikten sonra sinemaya neden tutkuyla bağlı olduğumu bir kere daha gördüm ve içimdeki film yapma isteği bir kez daha beni etkisi altına aldı.

Pablo Larraín’in yönettiği Maria, dünyanın en önemli opera sanatçılarından Maria Callas’ın hayatının son dönemine odaklanıyor. Ancak film, alıştığımız biyografi filmlerinden biraz farklı bir yol izliyor. Callas’ın hayatını baştan sona anlatmak yerine, onun hafızasında dolaşıyor; geçmişiyle bugününü, sahnedeki ihtişamıyla özel hayatındaki yalnızlığını birbirine bağlıyor.

Bence filmin asıl gücü de burada.

Çünkü karşımızda yalnızca büyük bir opera sanatçısının hikâyesi yok. Şöhretini, sesini ve belki de kendisini yavaş yavaş kaybeden bir kadın var.

Maria Callas için ses, yalnızca bir yetenek değil. Onun kimliği. Sahneye çıktığında dünyanın hayranlık duyduğu Maria Callas oluyor. Fakat sahneden indiğinde, alkışlar sustuğunda geriye başka bir kadın kalıyor. Daha yalnız, daha kırılgan ve geçmişinin ağırlığıyla baş başa…

Film boyunca bu iki Maria’nın arasındaki mesafeyi hissediyoruz.

Bir zamanlar dünyanın en büyük sahnelerinde alkışlanan bir kadının, hayatının son döneminde kendi anılarıyla baş başa kalması oldukça hüzünlü. Larraín de bu hüznü büyük dramatik patlamalarla değil, daha çok atmosfer, sessizlik, bakışlar ve geçmişle bugün arasında kurduğu geçişlerle anlatmayı tercih ediyor.

Bu tercih herkes için aynı ölçüde etkileyici olmayabilir.

Filmin zaman zaman fazla ağır ilerlediğini, bazı sahnelerde estetiğin hikâyenin önüne geçtiğini düşünenler olacaktır. Benim de filmle ilgili çekincelerim var. Callas’ın hayatı çok daha derinlikli bir biçimde ele alınabilirmiş hissine kapıldığım anlar oldu. Özellikle onun iç dünyasına biraz daha fazla yaklaşabileceğimizi düşündüm.

Fakat yine de Maria’nın bende bıraktığı duyguyu inkâr edemem.

Çünkü bazı filmler bittikten sonra hikâyelerini düşünmeye devam edersiniz. Bazıları ise size sinemayı yeniden düşündürür.

Maria benim için ikincisiydi.

Angelina Jolie ve Maria Callas

Filmin en önemli taşıyıcısı kuşkusuz Angelina Jolie.

Maria Callas gibi dünyaca tanınan, kendine özgü bir duruşu ve güçlü bir sahne personası bulunan birini canlandırmak kolay değil. Jolie’nin performansında Callas’ın hem ulaşılmaz diva tarafını hem de onun arkasında saklanan kırılgan kadını görmeye çalışıyoruz.

Her anında kusursuz olduğunu söyleyemem. Zaman zaman Maria Callas’tan çok Angelina Jolie’yi izlediğimi hissettiğim anlar da oldu. Fakat buna rağmen iyi bir performans çıkardığını düşünüyorum.

Özellikle Callas’ın yalnızlığını ve geçmişine tutunma hâlini başarıyla taşıyor.

Burada küçük bir kişisel düşüncemi de söylemeden geçemeyeceğim.

Angelina Jolie bir dönem sinemanın en güzel kadınlarından biriydi. Fakat Maria Callas’ın gerçek görüntülerine baktığımda, Callas’ın kendi güzelliğinin, Jolie’nin onu canlandırdığı hâlden daha etkileyici olduğunu düşünüyorum.

Bu elbette tamamen kişisel bir güzellik algısı.

Callas’ın yüzünde yalnızca fiziksel bir güzellik değil, yaşanmışlık da vardı. Sahne hayatının ağırlığı, yaşadığı ilişkiler, yalnızlığı ve yıllar boyunca taşıdığı şöhret sanki yüzüne yerleşmişti. Jolie ise Callas’ı canlandırırken doğal olarak kendi yıldız kimliğini de beraberinde getiriyor.

Ama belki de bu farklılık, filmin ilginç taraflarından biri.

Çünkü Jolie bize birebir Maria Callas’ı değil, kendi bedeninde yeniden yorumladığı bir Maria Callas’ı sunuyor.

Filmin diğer oyuncuları da bu dünyanın kurulmasına katkı sağlıyor. Pierfrancesco Favino, Alba Rohrwacher ve Haluk Bilginer, Callas’ın hayatındaki farklı insanları başarıyla canlandırıyor. Özellikle bu karakterlerin Callas’ın giderek daralan dünyasını tamamladığını düşünüyorum.

Bir insanı değil, bir yalnızlığı izlemek

Filmin görüntü yönetimi de ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor.

Edward Lachman’ın kamerası Callas’ın dünyasını yalnızca göstermiyor; onun ruh hâlini de görüntünün içine yerleştiriyor. Farklı film formatlarının kullanılması, geçmiş ve bugün arasındaki geçişler, aynalar, yansımalar ve kapalı mekânlar karakterin zihinsel dünyasını destekliyor.

Callas hayatı boyunca insanların bakışlarının merkezindeydi.

Sahnede seyredildi.

Basında seyredildi.

Hayranları tarafından seyredildi.

Özel hayatında bile bir anlamda seyredildi.

Film ise bu bakışın sonunda geriye ne kaldığını soruyor.

Bence Maria’nın en dokunaklı tarafı da bu.

Diva gidiyor.

Alkışlar gidiyor.

Şöhret gidiyor.

Ve geriye yalnızca Maria kalıyor.

Peki başka sanatçılar?

Film bittikten sonra ister istemez başka sanatçıların hayatlarını düşündüm.

Örneğin Freddie Mercury…

Onun hayatını anlatan Bohemian Rhapsody bana kalırsa kötü bir film değildi. Güzeldi, etkileyiciydi. Fakat yine de daha iyisi yapılabilirdi diye düşünüyorum.

Özellikle Freddie Mercury’nin hayatının son dönemini anlatan bir film izlemek isterdim.

Hastalığıyla, yalnızlığıyla, dostluklarıyla ve ölümün yaklaştığını bilerek üretmeye devam etmesiyle yüzleşen; şöhretin arkasındaki insanı anlatan daha cesur ve daha kişisel bir film…

Bence böyle bir film Freddie Mercury’nin hikâyesine çok daha farklı bir yerden yaklaşabilir.

Çünkü bazen bir sanatçının bütün hayatını anlatmak yerine, hayatının yalnızca birkaç yılına odaklanmak daha güçlü bir sinema yaratabilir.

Maria Callas’ta olduğu gibi…

Ve bu düşünce beni ister istemez ülkemize getiriyor.

Bizim de sinemaya aktarılmayı bekleyen çok güçlü sanatçı hikâyelerimiz var.

Neyzen Tevfik bunlardan biri.

Neyzen Tevfik’in hayatını bir gün sinemaya aktarmayı, hatta onu yönetmeyi çok isterim.

Onun yalnızlığını, isyanını, mizahını, müziğini ve yaşadığı dönemin ruhunu sinemanın diliyle anlatmak bana son derece heyecan verici geliyor.

Üstelik onun hayatını baştan sona anlatmak zorunda da değiliz.

Belki hayatının yalnızca belirli bir dönemini seçmek…

Belki birkaç gününü…

Belki tek bir gecesini…

Çünkü büyük insanların hayatlarının tamamı değil, bazen küçücük bir kesiti bile bir filme dönüşmeye yeter.

Film bittiğinde

IMDb’de Maria’nın puanı 6,4/10 seviyesinde.

Bu puan elbette filmin benim üzerimde bıraktığı etkiyi tek başına açıklamıyor.

Çünkü sinema benim için hiçbir zaman yalnızca “iyi film” veya “kötü film” meselesi olmadı.

Bir filmin teknik olarak kusurları olabilir.

Senaryosunda eksikler olabilir.

Bazı sahneleri gereğinden uzun olabilir.

Ama eğer film bittikten sonra içinizde bir şeyleri hareket ettiriyorsa, bence hâlâ yapması gereken önemli bir şeyi başarmıştır.

Maria bende tam olarak bunu yaptı.

Film bittikten sonra kendi yazdığım hikâyeleri düşündüm. Henüz çekemediğim filmleri, anlatmak istediğim karakterleri, kafamın içinde dönüp duran sahneleri…

Ve bir kez daha sinemaya neden tutkuyla bağlı olduğumu hatırladım.

Belki de iyi bir filmin en büyük başarısı, size kendisini sevdirmek değildir.

Size yeniden film yapma isteği vermektir.

Maria bana bunu verdi.

Bir film bitti.

Ama benim için başka filmler başladı.

Ve belki de sinemanın büyüsü tam olarak burada yatıyor

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kalpgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.